Değerli dostlar ;
Artık bir parmağımızla dünyayı kaydırıyoruz.
Ama farkında mıyız; aslında kendi hayatımızı kaydırıyoruz?
Bir zamanlar sabırla bir kitabın sayfalarını çeviren ellerimiz, şimdi ekranda bir saniye bile duramıyor.
Artık kimsenin beklemeye, düşünmeye, sindirmeye tahammülü yok.
Bilgiye ulaşmak değil, bilgiye hızla erişmek önemli.
Okumak değil, tüketmek…
Anlamak değil, atlaya atlaya geçmek…
Sanki zaman bize düşmanmış gibi yaşıyoruz.
Bugün insanlar kitap okumak için kendilerini zorluyor; çünkü sabır artık bir meziyet değil, bir mücadele haline geldi.
Artık filmler bile “hızlandırılmış modda” izleniyor.
Bir diziyi, bir hikâyeyi, bir duyguyu yarım bırakmak sıradanlaştı.
Oysa hiçbir insan, hızla yaşanmış bir duygudan tat alamaz.
Dijital çağın sunduğu kolaylıklar, aslında zihinlerimizi tembelleştiriyor.
Düşünmeden, sadece hazır olanı alıyoruz.
Kendimize ait bir fikir üretmek yerine, başkalarının cümlelerini tekrar ediyoruz.
Bu yüzden toplum, adım adım muhakeme yeteneğini kaybediyor.
Araştırmalar, sürekli ekran maruziyetinin ve hızlı içerik tüketiminin;Dikkat dağınıklığını,odaklanma sorunlarını,beyin yorgunluğunu,ve ilerleyen yaşlarda Alzheimer ve demans riskini artırdığını gösteriyor.
Yani mesele sadece sosyal medya bağımlılığı değil; mesele insanın düşünme kaslarını kaybetmesi.
Hazıra alıştıkça beyin tembelleşiyor; çünkü beyin de tıpkı kaslar gibi kullanılmadığında köreliyor.Çalıştıkça dinlenen organ beyindir diyor Beyin Cerrahı Prof.Dr.İsmail Hakkı bey…
Peki çözüm ne?
Yeniden insan olmak…
Yeniden yavaşlamak…
Yeniden hissetmek…
Bir kitabı eline alıp sayfasına dokunmak, o kâğıdın kokusunu içine çekmek…
Bir işi sonuç için değil, sürecin kendisi için yapmak…
Bir sofrada ekranlar susarken, insanların konuştuğu, güldüğü, birbirinin gözlerine baktığı o anları çoğaltmak…
Hobilerle, sanatla, üretmekle zihni canlandırmak…
Çünkü üretmek, beyinde nörolojik anlamda dopaminin doğal yollarla salgılanmasını sağlar.
El emeğiyle bir şey üretmek, beyindeki haz merkezini sağlıklı biçimde çalıştırır;
kaygıyı azaltır, özgüveni artırır, sabrı öğretir.
Bu yüzden sanat terapisi yalnızca bir uğraş değil; modern çağın kaybettiği sabrın ve farkındalığın ilacıdır.
İnsanın özü, hızda değil derinlikte gizlidir.
Ve biz ne zaman yavaşlamayı yeniden öğrenirsek, o zaman yeniden düşünmeyi, hissetmeyi, üretmeyi hatırlarız.
İşte bu yüzden, ben de aile danışmanlığı sürecinde sanat terapisini özellikle kullanıyorum.
Çünkü sanat, insanın kendine dokunma biçimidir.Hangi alanda olursa olsun tekneye düşen her bir damla ile ebru sanatında Bir fırça darbesiyle resim sanatında sabrı, bir kil parçasında direnci, bir melodi içinde şifayı öğretir.
Hız çağında yavaşlayabilmek, artık bir lüks değil; bir direniştir.
Ve belki de asıl devrim, bir kitabın sayfasını çevirmekte, bir çiçeğe su verirken düşünmekte, bir sohbetin içinde gerçekten var olabilmekte…
Son olarak diyebilirim ki ;
Kaydırarak yaşadığın hayat, bir gün seni de atlayabilir.
O yüzden dur. Düşün. Hisset. Çünkü insan, hızda değil; derinlikte var olur vesselam…