Son yıllarda içimizi parçalayan haberler artıyor.Henüz reşit bile olmamış gençlerin birbirini öldürdüğü,bir öğrencinin öğretmenine dahi kıydığı haberleri…
Her defasında şaşkınlıkla soruyoruz:“Bu çocuklar nasıl bu hale geldi?”
Bu sorunun cevabı çoğu zaman mahkeme salonlarında değil,
haber bültenlerinde değil,okul koridorlarında da değil.Cevap çoğu zaman bir evin içinde, bir annenin yüzünde, bir babanın tavrında saklıdır.Çünkü merhamet bir insana sonradan öğretilmez.
Merhamet bir ders değildir.
Merhamet bir konferans değildir.
Merhamet bir nasihat değildir.Merhamet, insanın kalbine doğduğu anda dokunmaya başlar.
Bir çocuk merhameti ilk olarak annesinin ellerinde öğrenir.
Henüz konuşamayan bir bebeği düşünün.
Dünyayı tanımaz.
Kelime bilmez.
Ama bir şeyi çok iyi bilir:
Annesinin yüzünü okumayı.
Banyo yaptırılırken annesinin yüzündeki gerginliği de hisseder,gözlerindeki huzuru da.
Eğer o bebek annesinin yüzündeki tebessümü görüyorsa,ellerindeki güveni hissediyorsa merhametin ilk tohumu o kalbe düşer.
Merhamet, kelimelerle değil dokunuşlarla başlar.
Sonra çocuk yürümeye başlar.
İlk adımlar…İlk düşüşler…
Ve o küçük düşüşler aslında bir insanın dünyaya bakışını şekillendiren büyük anlara dönüşebilir.
Bazı anneler yeri döver:“Bu mu yaptı sana? Al sana!”
O anda çocuk farkında olmadan bir şey öğrenir:
Bir şey canını yakıyorsa ,onu cezalandırabilirsin.
Ama başka bir anne çocuğunun elinden tutar ve şöyle der:
“Düştün mü? Kalkarsın.”
O çocuk şunu öğrenir:
Hayatta herkes kendi düşüşünden sorumludur.
Ve insanın en büyük gücü
yeniden ayağa kalkabilmesidir.
Merhamet böyle öğrenilir.
Bir baba annesine nasıl bakıyor? Sevgiyle mi…Yoksa öfkeyle mi?
Eve gelen bir baba, günün yorgunluğunu çocuklarının kahkahasında mı eritiyor yoksa sessizliğin içine mi gömülüyor? Bir çocuk bunların hepsini izler.
Bir çiçeğe dokunurken gösterilen inceliği görür.
Bir bitkiye su verirken duyulan saygıyı hisseder.
Bir kedinin başını okşarken ortaya çıkan şefkati fark eder.
Ve o çocuk şunu öğrenir:
Bu dünyada yalnız insanlar yaşamıyor.
Ama bazen başka bir sahne yaşanır.
Bir çocuk bir kedinin kuyruğunu çeker.
Hayvan korkuyla kaçmaya çalışır.
Ve o sırada anne babası gülüyorsa…
“Helal benim oğluma!” diyorsa…İşte o gün
merhametin yerine şiddetin ilk alkışı çalınmış olur.
Çünkü çocuklar sözleri değil
alkışları hatırlar.
Bir çocuk arkadaşına yardım ettiğinde takdir görüyorsa
yardım etmek onun için bir değer olur. Ama eğer anne babası şöyle diyorsa:
“Sen aptal mısın?
Niye başkalarına yardım ediyorsun?”
O çocuk şunu öğrenir:
Hayatta yalnız kendini düşünmelisin.Merhametin olmadığı yerde bencillik büyür.
Bencilliğin büyüdüğü yerde empati ölür.
Empatinin öldüğü yerde ise şiddet filizlenir.
Bugün toplumda gördüğümüz birçok trajedinin kökleri okullarda başlamıyor.
Mahkeme salonlarında da başlamıyor.
Çoğu zaman bir evin içinde başlıyor.Çünkü çocuklar boş bir sayfa değildir.
Onlar bir fıtratla doğarlar. Ama o fıtratın nasıl bir insana dönüşeceğini şekillendiren en güçlü yer ailesidir.
Bir çocuk merhameti görerek büyürse insana kıyamaz.
Bir çiçeği incitmekten çekinen bir kalp bir insanın canına nasıl kıyabilir?
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu: Biz çocuklarımıza bilgi mi öğretiyoruz yoksa insan olmayı mı?
Çünkü merhametin olmadığı bir dünyada
başarı da eksiktir,
bilgi de eksiktir,
güç de eksiktir.
Ama en büyük eksiklik şudur:
İnsan kalabilmek.
Eşrefi mahlukat olarak geldiğimiz , insan kalabilmenin sınavını verdiğimiz yerin adıdır Dünya vesselam …



































