Bilimcinin sevdası, çoğu zaman sessiz bir laboratuvarın içinde büyür. Cam tüplerin buğusunda, mikroskobun dar görüş alanında, kimsenin fark etmediği küçük ayrıntılarda filizlenir. Onunki, yüksek sesle söylenen bir aşk değildir; daha çok, gece yarısı not defterine düşülen bir cümlenin titrek heyecanıdır. Her yeni veri, sevdiğinin yüzünde beliren bir gülümseme gibidir; her başarısız deney ise, uzun süren bir ayrılığın burukluğu.
Özlem, onun için mesafeden ibaret değildir. Bazen bir formülün eksik kalan parçasıdır, bazen yıllar önce kaybettiği bir hocanın sesi. Bilimci, çoğu zaman geride bıraktığı hayatlara özlem duyar: yarım kalmış sohbetlere, kaçırılmış bayram sofralarına, geç kalınmış vedalara. Ama yine de bilir ki, seçtiği yol geri dönüşü kolay olmayan bir yoldur. Çünkü onun sevgisi, yalnızca bir insana değil; bilinmeyene, anlaşılmamış olana, henüz adı konmamış hakikatlere yöneliktir.
Bir deneyin başında beklerken geçen zaman, onun için sıradan bir bekleyiş değildir. O an, hem umudu hem de korkuyu taşır. Eğer sonuç istediği gibi çıkarsa, sevdiğine kavuşmuş gibi hisseder. Ama ya çıkmazsa? İşte o zaman özlem yeniden başlar. Daha derin, daha inatçı bir şekilde.
Bilimcinin sevdası fedakârlık ister. Uykusuz geceler, ertelenmiş hayatlar, bazen de anlaşılmamışlık… İnsanlar onun neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlamaz. Oysa o, her sorunun içinde saklı bir hikâye olduğuna inanır. Ve o hikâyeyi tamamlamak, sevdiğine yazdığı uzun bir mektup gibidir.
Sonunda, belki de hiçbir zaman tam anlamıyla kavuşamaz. Çünkü bilimde “son” yoktur. Her cevap, yeni bir sorunun kapısını aralar. Ama belki de onun sevdası tam da bu yüzden bu kadar güçlüdür: Hiç bitmeyecek bir arayışın içinde, özlemiyle birlikte yaşamayı öğrenmiştir.



































