Sayın Okur: Baharın insana yaptığı en eski oyunlardan biridir bu: Gözümüz doymasın ister.
Bir kırın içinde yürürken önce bir çiçeğe uzanırız, sonra bir başkasına… Renklerin cazibesi
çoğu zaman kanaatin sesini bastırır. Oysa tabiat, insana her zaman ince bir ölçü dersi verir.
Geçtiğimiz günlerde ben de kır çiçeklerinin o davetkâr güzelliğine kapıldım. “Bir iki tane
yeter,” diye başlayan niyet, kısa sürede avuç dolusu hevese dönüştü. Muradıma erdim
ermesine; fakat insanın eli bazen gönlünden hızlı davranıyor. Tam da o sırada fark ettim ki, o
rengârenk çiçeklerin çevresinde yükselen boylu dikenler boşuna orada değilmiş.
Sanki sessizce şöyle diyorlardı:
“Bu kadar yeter… Kanaat etmeyi de bil.”
Önce canımı acıttılar. Sonra düşündürdüler. Çünkü bazı dikenler yaralamak için değil,
hatırlatmak için vardır. Tabiatın dili sert görünür ama çoğu zaman haklıdır. İnsan bazen en
doğru nasihati bir kitapta değil, avucuna batan küçücük bir dikende buluyor.
Modern çağın en büyük yorgunluğu da burada başlamıyor mu zaten? Sürekli biraz daha
istemekte… Daha çok eşya, daha çok başarı, daha çok alkış… Yetinmenin neredeyse eksiklik
sayıldığı bir zamanın içindeyiz. Halbuki hayat, ölçüyü kaçırdığımız yerde bizi mutlaka bir
dikenle karşılaştırıyor.
Ben o gün kırda buna razı oldum.
Elimi geri çektim.
Dikenlere kızmadım.
Bilakis, dostça ve sevinçle uyum sağladım onlara.
Çünkü bazen insanı olgunlaştıran şey, ulaştığı çiçek değil; orada durmayı öğrenmesidir.



































