Mahalledeki gölgeler ve biriken damlalar...
Mahalle, bir caddenin altında, güneşin yüzünü az gösterdiği hafif bir soğukla ilk gününü yaşarken, gölgeler, betonun ve toprağın rutubetiyle ağırlaşmıştı. Ertesi gün bu loş sahneyi aralıklarla inen ince ve usulca bir yağmur çiselemesi devraldı.
Ancak bu ikinci günün mahallenin başlangıçtaki ilk gündeki yani soğuk ve az güneşli günden tek farkı gökyüzünden gelen ince ılık yağmur değildi. Mahallede bugün çok hoş zarif bir ayrım vardı: Bir dut ağacının seyrek yapraklı bir dalına takılı kalmış, hava akımlarıyla oraya asılı vermiş küçük beyaz ve narin bir poşet.
Bu minik terk edilmiş parça, sadece bir poşet değildi artık ve mahallenin bir gözyaşı kabıydı. Dün, o ağaç dalında muhtemelen rüzgarla savrulup duran boş ve önemsiz bir plastik parçasıydı. Oysa bugün o, çisil çisil yağan yağmurun her bir damlası ile kaderini yeniden yazmıştı. İnce poşetin içi göğün armağanını sarnıç gibi içine çekmiş, boşluğunu varoluşla doldurmuştu. Poşet dut dalına asılı olmaktan çıkmıştı, taşıyıcı olmuştu.
Bu enterasan faklı durumda mahallenin kaderiyle örtüşüyordu; Nasıl ki güneşsiz ve soğuk bir günün ardından gelen bir günde yağan her damla toprağı canlandırıyorsa, şu küçük beyaz poşette sıradanlığın ve unutulmuşluğun ortasında sızan her yağmur damlasıyla biriken bir hüznün estetiği yahut umut toplayıcısı haline gelmişti. Boşluk doldukça ağırlık kazanmış, ve bu kuvvet küçük bir direncin ve dingin bir kabullenişin sembolü olmuştu. Poşet, "hayat" denen şeyin en beklenmedik köşelerde dahi yeni ortaya çıkan durumları ile olarak, kendi anlamına ve biçimine kavuşabileceğini kanıtlıyordu.