Bu topraklarda siyaset hiçbir zaman yalnızca iktidar mücadelesi olmadı. Aynı zamanda bir ahlak imtihanı, bir emanet sınavı, bir vicdan terazisi oldu. Çünkü bu milletin mayasında sadece devlet aklı değil; iman, edep, haya, merhamet ve adalet vardır. Ne var ki bugün geldiğimiz noktada sistem işliyor gibi görünüyor ama ruhunu kaybetmiş bir beden gibi, aynı çark dönüyor, yalnızca oyuncular değişiyor.
Masalar kuruluyor, söylemler değişiyor, afişler yenileniyor. Lakin perde arkasındaki düzen, yıllardır hiç şaşmıyor. İsimler farklı, yüzler farklı, sloganlar yeni… Ama zihniyet aynı. Çünkü mesele kişiler değil; çarpık bir sistemin kendisi.
Bu sistemin ilk durağı yine masa. Masalar artık istişarenin değil, hesabın kitabın, ahdin değil pazarlığın mekânı. Oysa bizim kültürümüzde masa; “emanet”tir, “şura”dır, “hak ve hakikatin ortak aklı”dır. Bugünün masalarında ise çoğu zaman hakikat değil, menfaat konuşur. Milli ve manevi değerler dilden düşmez ama karar anında ilk feda edilen de yine o değerler olur.
Masalarda kadın çokça anılır. “Ailenin temeli”, “toplumun direği”, “neslin emanetçisi” denir. Doğrudur. Ama masanın gerçek karar anında kadın yine yok hükmündedir. Kadın ya vitrin süsüdür ya da slogan malzemesi. İslam’ın özne kıldığı, Hz. Hatice’nin ticarette, Hz. Aişe’nin ilimde temsil ettiği kadın modeli; bugünün siyasetinde çoğu zaman temsilsiz bir gölgeye indirgenmiştir.
Bizim medeniyetimizde kadın; iffetin, dirayetin ve hikmetin adıdır. Ama çarpık sistemin içinde kadın, ya istismar edilir ya da araçsallaştırılır. Bu bir modernlik sorunu değil, ahlak yoksunluğu sorunudur.
Masadan sonra devreye kasa girer. Çünkü çağımızda güç, çoğu zaman parayla ölçülür. Para, kontrolsüz kaldığında ahlakı ezer, adaleti yaralar. Bizim inancımızda mal, bir imtihandır; kulun sırtına yüklenen bir sorumluluktur. Ama bugünün siyasetinde kasa, hesap verilmeyen bir kudret hâline gelmiştir.
Kasalar büyüdükçe dil değişir, duruş eğilir. “Dava” yerini “çıkar”a, “hizmet” yerini “ihale”ye bırakır. Para konuştuğunda; edep susar, vicdan geri çekilir. Bu noktada sistemin karanlık yüzü sahneye çıkar: mafya, illegal yapılar, kayıt dışı ilişkiler.
Hukukun zayıfladığı yerde merhamet kaybolur, merhametin kaybolduğu yerde ise kadın güvende olmaz. Mafyanın, çarpık ilişkilerin, güç tapıncının olduğu her düzen; kadını en altta, en savunmasız noktada bırakır. Bu bir tesadüf değildir. Çünkü zulüm, önce zayıf olana dokunur.
Bütün bu düzenin taşıyıcı kolonlarından biri de Medyadır. Medya artık hakikatin aynası değil; algının kalemi olmuştur. Doğru, işine geldiği kadar doğrudur. Yanlış, güçlünün lehineyse makbuldür. Milli ve manevi değerler, reytinge kurban edilir; ahlak, tıklanma uğruna örselenip durur.
Kadın burada da ya magazinleştirilir ya da kutuplaştırmanın nesnesi hâline getirilir. Ne gerçek sorunları konuşulur ne de gerçek çözümler üretilir. Çünkü sistem, sorunu çözmek istemez; sorunu yönetmek ister.
Ve bütün bu çarkın merkezinde başkanlık, iktidar, güç durur. Makamlar kutsallaştırılır, koltuklar putlaştırılır. Oysa bizim geleneğimizde yönetmek; hükmetmek değil, emaneti taşımaktır. Hz. Ömer’in titreyen adaletiyle, “Dicle kıyısında bir kurt koyunu kapsa hesabı benden sorulur” bilinciyle mümkündür.
Bugün asıl mesele şudur:
Bu sistem, İslami ahlaka, milli ve manevi değerlere gerçekten mi yaslanıyor; yoksa bu değerleri sadece meşruiyet örtüsü olarak mı kullanıyor?
Çünkü değerler dillerde çoğalıp hayatta eksiliyorsa, orada samimiyet değil, istismar vardır. Aynı çark dönüyor, aynı ilişkiler sürüyor, yalnızca aktörler değişiyorsa; sorun kişilerde değil, sistemin ruhsuzluğundadır.
Gerçek değişim;
masayı şura ile kurmaktan,
kasayı helal–haram terazisine koymaktan,
medyayı hakikate bağlamaktan,
gücü hukukla sınırlandırmaktan,
kadını vitrin değil, emanet bilmekten geçer.
Aksi hâlde bu düzen;
adı milli,
dili manevi,
ama içi boş bir döngü olarak dönmeye devam eder.
Ve tarih şunu yazar:
Değerleri konuşup değerlerle yönetemeyenler, sistemi değil; sadece oyuncuları değiştirmiştir.
































