Türkiye’nin yakın tarihinde bazı olaylar vardır ki, üzerinden yıllar geçse de kapanmaz. Dosyası kapanır, klasör rafa kaldırılır, ama milletin vicdanındaki yerini korur. İşte Muhsin Yazıcıoğlu’nun 25 Mart 2009’da hayatını kaybettiği helikopter olayı da tam olarak böyle bir hadisedir.
Aradan geçen yıllar, bu olayın üzerindeki sis perdesini dağıtmak bir yana, daha da kalınlaştırdı. Çünkü ortada sadece bir “kaza” yoktu; ihmaller zinciri, kaybolan deliller, çelişkili açıklamalar ve cevap bekleyen onlarca soru vardı.
Bir Liderin Son Yolculuğu
Seçim atmosferinin en hararetli günleri… Anadolu’nun dört bir yanında mitingler, toplantılar, koşturmalar… Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Yazıcıoğlu da bu tempoya ayak uyduran nadir siyasetçilerden biriydi.
25 Mart günü Kahramanmaraş’tan Yozgat’a gitmek üzere havalanan helikopter, kısa süre sonra sırra kadem bastı. Ardından gelen o meşhur telefon: Yaralı bir gazeteci, kırık bir beden, donmak üzere olan insanlar ve yardım bekleyen bir ses…
O ses, İsmail Güneş’e aitti.
“Donuyoruz…” diyordu. “Yerimizi tespit edin…”
Ama edemediler.
Devlet Nerede Kayboldu?
Asıl kırılma noktası kazanın kendisi değil, sonrasıdır. Çünkü bu olayda en çok sorgulanması gereken şey, bir helikopterin düşmesi değil; bir devletin o helikoptere neden ulaşamadığıdır.
Düşünün…
Gazeteci İSMAİL GÜNEŞ 112 ile yaklaşık yarım saat konuşuyor. Sinyaller alınıyor. BTK koordinat veriyor. Ama arama ekipleri bambaşka bir yerde çalışıyor.
Köylüler, hiçbir teknolojik imkân olmadan saatler içinde enkaza ulaşıyor.
Devlet ise günler sonra…
Bu nasıl bir çelişkidir?
Bu nasıl bir organizasyon zafiyetidir?
Yoksa bu sadece bir zafiyet midir?
Kayıp Cihazlar, Sessiz Radarlar
Helikopterde olması gereken cihazlar… Uçuş kayıtları… Sinyal sistemleri…
Yok.
ELT cihazı çalışmıyor.
Argus ve Skymap kayıtları ortada yok.
Radarlar mı?
“Arızalıydı” deniliyor.
Bir ülkede, kritik bir anda hem cihazlar çalışmaz, hem radarlar susar, hem de koordinatlar yanlış yorumlanırsa… Bu tabloyu sadece “kaza” kelimesiyle açıklamak mümkün müdür?
Bir İhtimal Daha Var
Yıllar sonra ortaya çıkan bulgular, şüpheleri daha da büyüttü.
Adli raporlar, içeride karbonmonoksit bulunduğunu söylüyor.
Bazı iddialar, bölgede savaş uçaklarının uçtuğunu dile getiriyor.
Bazı tanıklar, delillerin yerinden oynatıldığını iddia ediyor.
Ve en önemlisi…
Bazı isimler, yıllar sonra bambaşka dosyalarda karşımıza çıkıyor.
Tesadüf mü, Zincir mi?
Türkiye, 15 Temmuz gibi bir ihanet gecesi yaşadı. O geceden sonra ortaya çıkan gerçekler, geçmişteki birçok olayın da yeniden sorgulanmasına neden oldu.
Yazıcıoğlu dosyasında adı geçen bazı kişilerin, yıllar sonra başka kritik olaylarda yer alması…
Bu bir tesadüf müydü?
Yoksa parçaları yıllar sonra birleşen bir zincirin halkaları mıydı?
Asıl Mesele: Hakikat
Burada mesele sadece bir siyasi lider değildir.
Mesele, bu ülkenin hakikatle yüzleşme cesaretidir.
Eğer bu olay gerçekten bir kazaysa, tüm yönleriyle ortaya konulmalıydı.
Eğer bir ihmal varsa, sorumluları hesap vermeliydi.
Eğer daha fazlası varsa…
İşte o zaman suskunluk en büyük suç olur.
Millet Unutmaz
Bugün hâlâ Anadolu’nun herhangi bir köyüne gittiğinizde, yaşlı bir amcaya sorsanız, size aynı şeyi söyler:
“Bu işte bir şey var.”
Bu cümle, belki akademik bir veri değildir.
Ama bu milletin vicdanıdır.
Ve o vicdan, hâlâ tatmin olmuş değil.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatı üzerinden yıllar geçti.
Ama o gün donarak, yaralı halde yardım bekleyen insanların sesi hâlâ kulaklarımızda.
Belki dosyalar kapanır…
Belki raporlar raflara kaldırılır…
Ama bazı sorular vardır ki, zaman aşımına uğramaz.
Ve bu soru hâlâ orada duruyor:



































