Kudüs için tek yol direniş: İsrail ancak güçten anlar...
Ramazan Deveci

Ramazan Deveci

yazar

Kudüs için tek yol direniş: İsrail ancak güçten anlar...

"Kudüs için tek yol direniş: İsrail ancak güçten anlar...

2 Kasım 1917 Balfour Deklarasyonu ile başlayan süreç, 9 Aralık 1917´de İngilizlerin Kudüs ve Filistin bölgesini işgali ve akabinde 15 Mayıs 1948´de işgalci İsrail devletinin kurulması ile sonuçlandı.

15 Mayıs 1948´de küresel güçlerin (özellikle de İngiltere ve büyük şeytan Amerika´nın) desteği ile gayrı meşru İsrail devleti resmen tanınarak ilan edildi. İşgalci bu tarihte Filistin topraklarının yüzde 78´ine hakim oldu. 15 Mayıs´ı Filistinliler Nekbe (büyük felaket) günü olarak ilan ettiler.

28 Mart 1949´da Türkiye işgalci İsrail´i meşru bir devlet olarak tanıdı ve İsrail´i tanıyan ilk İslam ülkesi olarak tarihe geçti.

İşgalci İsrail kurulduğu günden beri Filistin topraklarında sürekli yeni yerleşim yerleri açarak, işgalini ev ev, sokak sokak devam ettirdi/ettiriyor. İşgalci, Filistinli Müslümanları baskı ve zulümle yok etmeye çalışıyor. Bugün dünyadaki 12 milyon Filistinlinin yaklaşık yarısı mülteci kamplarında dünyanın farklı yerlerinde vatanlarına geri dönmenin hayali ile sürgün hayatı yaşıyorlar. Diğer yarısı ise Batı Şeria, Gazze ve 1948 taraklarında yaşıyor.

1967 savaşlarında İsrail´in doğu Kudüs´ü işgali ile Müslümanların yeryüzündeki üçüncü Kutsal mescidleri, Allah Resulünün miraç yurdu, Müslümanların bir süre kıblesi olmuş Mescid-i Aksa, Siyonist işgalci rejime esir düştü. Ve vahiy yurdu, barış ve selam yurdu Kudüs, Siyonist zalimlerin elinde zulüm merkezine dönüştü.

İşgalci İsrail 1980 yılında Kudüs´ü başkent ilan etti.  BM bu ilanı meşru kabul etmedi. Dünyadaki hiçbir ülke Kudüs´ü işgalci İsrail´in başkenti olarak kabul etmedi ve büyükelçiliğini Kudüs´e taşımadı.

Nihayet 6 Aralık 2017´de işgalin yüzüncü yılında büyük şeytan Amerika Kudüs´ü işgalci İsrail´in başkenti olarak kabul ettiğini açıkladı.

Filistin topraklarında Filistinli Müslümanların mücadelesi artarak devam ederken,  İsrail´in zulümleri dünya gündemine geldikçe, İslam dünyasında İsrail´e karşı halklar çeşitli gösteriler yapmakla yetiniyordu. İslam ülkeleri ise işgalci İsrail´in zulümlerini sadece kınıyorlar ama İsrail ile her türlü ticari ve diplomatik ilişkileri sürdürüyorlardı.

Filistin sorununu işgalci İsrail ile müzakerelerle çözmeyi düşünen İslam ülkelerinin desteği ile FKÖ işgalci İsrail ile barış görüşmelerine başladı. Ve 30 Eylül 1993´te Oslo Anlaşması imzalandı. Oslo Anlaşması sonucunda Filistin Özerk Yönetimi kuruldu. İsrail Oslo Anlaşmasından sonra Batı Şeria ve Doğu Kudüs´te sürekli yeni yerleşim yerleri açarak işgale devam etti. İşgalci Filistinlilere uyguladığı baskı ve zulmü de ara vermeksizin sürdürüyordu.

Oslo Anlaşmasında Doğu Kudüs ve sürgündeki Filistinlilerin konumu sürece bırakılmıştı. İşgalci İsrail bugün bırakın Doğu Kudüs´ü, Batı Şeria´yı bile Filistinlilere vermeyi düşünmüyor.  Filistinlilere bugün vaat edilen, Gazze ve Sina çölünde adı bağımsız bir Filistin devleti.

Bugün büyük şeytan Amerika´nın Kudüs´ü işgalci İsrail´in başkenti olarak tanımasından sonra FKÖ bile Oslo Anlaşmasının bir anlamı ve önemi kalmadığını söyleyecektir.

Tarih, işgalci İsrail´in ancak güçten anladığını söyleyen ve dolayısı ile işgalci ile müzakere yapmanın anlamsızlığını dile getiren direniş cephesini ve direniş cephesinin düşüncelerini savunan Milli Görüş lideri Rahmetli Erbakan Hocayı haklı çıkardı.

İslam devriminden sonra Lübnan´da Hizbullah kurulmuş ve işgalci İsrail´e  karşı direnişle  mücadeleye başlamıştı. Hizbullah İsrail ile mücadelesinde birçok şehit vermişti. İlk genel sekreteri Abbas Musavi eşi ve çocukları ile birlikte İsrail saldırısında şehit edilmişti. Hizbullah´ın Lübnan´daki direnişi işgalci İsrail´in 2000 yılında Güney Lübnan´ı terk etmesini getirmişti. Bu, işgalci İsrail´in kurulduğu tarihten bu yana ilk kez askeri olarak yenilmesi anlamına geliyordu. Artık “yenilmez İsrail ordusu” efsanesi bitmişti.

Türkiye´de rahmetli Erbakan Hoca, Müslümanlar için en büyük tehlikenin Siyonizm olduğunu her fırsatta dile getirerek Müslümanlarda anti Siyonist bir bilinç oluşturmaya çalışırken İsrail ile hiçbir şekilde müzakere edilemeyeceğini, işgalci İsrail´in sadece güçten anladığını ilan ediyordu. Ve her mitinginde Müslümanlara Kudüs´ü özgürleştirmek için mücadele edeceklerine yemin ettiriyordu. Bugün Türkiye Müslümanlarında az da olsa bir Kudüs bilinci varsa hiç şüphesiz bunda en çok pay merhum Erbakan Hocamızındır.

Hamas´ın kurulduktan sonra ortaya koyduğu direniş 2005 yılında işgalci İsrail´in Gazze´den çekilmesini getirmişti. Bu, direniş cephesinin ikinci zaferi olarak tarihteki yerini aldı.

Direniş karşısında Güney Lübnan ve Gazze´den çekilmek zorunda kalan İsrail, Batı Şeria ve Doğu Kudüs´te sürekli yeni yerleşim yerleri ile işgalini devam ettirirken, “Büyük Şeytan”ın son kararı ile Kudüs´ün tamamına hakim olmak istediğini bir kez daha ilan etmiş oldu. Bu durum müzakere sürecinin anlamsız olduğunun ilanıdır.

Oslo Anlaşmasının anlamının kalmadığını söyleyen FKÖ Merkez Komitesi üyesi ve eski Enformasyon Bakanı Mustafa Barguti; “İnşallah Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan İsrail ile ilişkileri kesmek konusunda verdiği sözü tutar ve diğerlerine de örnek olur” diyordu.

Esasen artık bu aşamadan sonra FKÖ dahil tüm İslam ülkelerinin işgalci ile müzakere sürecinin bittiğini ilan ederek işgalci ile ticaret dahil hiçbir ilişkiye girmeyeceklerini hatta işgalci İsrail´i devlet olarak tanımadıklarını ilan etmeleri gerekiyor.

Büyük şeytan Amerika´nın Kudüs´ü İsrail´in başkenti kabul ettiğini açıklaması üzerine çok sert ve yerinde tepkiler veren, İslam dünyası halklarının yüreğini serinleten Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan´ın, bu söylemlerini işgalci ile ticaret dahil tüm ilişkileri sonlandırarak, işgalci ile tüm diplomatik ilişkileri keserek ve işgalci elçiyi biran önce göndererek taçlandırması gerekiyor. Yoksa onca güzel sözün çok bir anlamı olmayacaktır.

Kudüs için Müslümanlar olarak ne yapmamız gerekiyor:

Kudüs için her Müslümanın, fert olarak sorumluluğu olduğu gibi, İslami STK´ların, siyasilerin hepimizin ayrı ayrı sorumlulukları var.

Öncelikle sivil toplum kuruluşlarının görevi her olayda ortaya çıkıp olayın sıcaklığında Kudüs mitingleri düzenleyip Kudüs için yardım toplamak olmamalı. Elbette Kudüs mitingleri düzenlemeliyiz, ama olayın sıcaklığında düzenleyip kalıcı bir eylem ortaya koymuyorsak, bu yapılan mitingler sadece milletin gazını almak ve Kudüs üzerinden rant sağlamak olarak değerlendirilecektir.

STK´ların öncelikli görevi toplumda Kudüs bilinci oluşması için eğitim faaliyetleri yapmak olmalıdır. STK´lar Kudüs ve Filistin davası ile ilgili okuma programları düzenlemeli, araştırmalar yapmalıdır. Sivil toplum kuruluşlarımız devlet imkanlarından faydalanırken iktidarın işgalci İsrail ile ilişkilerine tek bir eleştiri getirmiyorlarsa ve iktidarı işgalci İsrail ile ticaret dahil her türlü ilişkisini kesmesi noktasında uyarmıyorlarsa Kudüs konusunda samimi değildir demektir.

Müslümanlar Siyonistlerin Müslümanlara yönelik her hamlesinde sokaklara dökülüp “kahrolsun İsrail” diye bağırdıktan sonra köşelerine çekiliyorlar ve sanki kendilerine düşen görevi yerine getirmenin huzuru içerisinde sorunlar çözülmüş gibi normal yaşamlarına devam ediyorlar. Sonuçta işgalcinin yaptığı yanına kar kaldığı için sürekli “bir adım daha” ileriye gitmiş oluyor.

Artık Kudüs´ün özgürlüğü için planlı programlı hedefi belli olan bir mücadele stratejimizin olması gerekmiyor mu?

Tarih göstermiştir ki “kahrolsun” demekle kimse kahrolmuyor. Kahrolsun İsrail derken Kudüs ile ilgili tek bir kitap okumamışsan, Filistin davası ile ilgili bilgi ve birikime sahip değilsen ve işgalci İsrail´e karşı uzun vadeli hedeflerini belirlediğin bir mücadele ortaya koymamışsan İsrail´in kahrolması mümkün değildir.

İki gün mitinglere katıldık diye Selahaddini Eyyubi havalarına girmemize gerek yok. Evet, Kudüs mitingleri yapalım ve bu mitinglere katılalım, ama bunu yaparken çok şey yapıyoruz havalarına da girmeyelim. Öncelikle Kudüs davası için kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Neler yapabileceğimiz üzerinde kafa yormamız gerekiyor. Yöneticilerimizi işgal devleti ile hiçbir ilişkisi kurmamaları noktasında uyarmamız gerekiyor. Nesillerimizi Kudüs bilinci ile yetiştirmemiz gerekiyor.

Özgür Kudüs için, Kudüs bilincimizi ve özgür Kudüs hayalimizi her daim diri tutmalıyız ve her fırsatta işgalci İsrail zulümlerine karşı Filistinli kardeşlerimizin yanında olduğumuzu ilan etmeliyiz. İsrail mallarını boykot ederken, maddi imkanlarımızdan Filistin davası için Filistinliler için pay ayırmalıyız, infaklarımızda Filistin´i ve Filistinli kardeşlerimizi unutmamalıyız. Elbette her Müslüman´ın şahıs olarak İsrail mallarını boykot etmesi önemli ama asıl önemli olan devletlerin ekonomik boykot uygulamasıdır. Yöneticilerimizi işgalciye boykot uygulaması için uyarmamız, gerekirse kendi yöneticilerimize karşı tepki koymamız gerekiyor.

Bundan sonra bizim için “her yer Kudüs, her gün direniş” anlayışı ile mücadele içerisinde olmamız gerekiyor.

Bizimle aynı tepkiyi koymayan kardeşlerimize anlayışla yaklaşmalı, Kudüs mücadelesinin Müslümanlar için en önemli vahdet nedeni olduğunu unutmamalıyız. Bugün İmam Humeyni´nin dediği gibi, “bir buçuk milyarlık İslam aleminde her Müslüman bir kova su dökse İsrail´i sel götürür.” Bugün işgalci İsrail´in zulümlerinin ve Filistin´in esir olmasının asıl nedeni Müslümanlar arasında vahdetin olmamasıdır.

Kudüs üzerinden (mezhebi, ırkı, cemaati ne olursa olsun) tüm Müslümanları kucaklayıcı bir vahdet söylemi geliştirmemiz gerekiyor. Unutmayalım ki bizim düşmanımız Müslümanlar değil Siyonizm´dir.

Filistin´in özgürlüğü, Kudüs´ün kurtuluşu, İslam ülkelerinin ve her bir ferdin işgalci İsrail ile her türlü ilişkiyi kesip, Hamas ve İslami cihad gibi direniş örgütlerine tam destek vermeleri ile gerçekleşecektir.

Özgür Kudüs için mücadele edenlere selam olsun… Yüreklerinde özgür Kudüs sevdası taşıyanlara selam olsun….   "

YORUMLAR

  • 0 Yorum