"Her çağın bir Yezid'i, her Hüseynî gönlün de bir Kerbelâ'sı vardır. Kerbelâ dün Fırat'ın kıyısında yaşandı; bugün ise vicdanların derinliklerinde yaşanıyor."
Takvimlerin sığ saniyelerinden değil, kalbin derinliklerinden okunan öyle zamanlar vardır ki yalnızca rakamları devirmez, ruhları da kökünden sarsıp hizaya çeker. İşte Muharrem; zamanı durduran, yürekleri eriten ve mazlumun sessiz duasıyla gök kubbeyi titreten o muazzam, asil eşiğin adıdır.
Bizim yeni yılımız nefsî eğlencelerle ya da içi boş kutlamalarla başlamaz; adaleti haykıran bir duruşla, sarsılmaz bir şuurla ve en çok da İslâm tarihinin kalbine saplanmış o en derin yaranın matemiyle kapımızı çalar. Çünkü bu kutlu ay, Hz. Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) "reyhanım" dediği, cennet gençlerinin efendisi Hz. İmam Hüseyin'in ve aziz Ehl-i Beyt'inin susuzlukla, haksızlıkla ve zulümle sınandığı Kerbelâ'nın zamansız izini taşır. Zira dâr-ı dünya, Hüseynî meşrebe sahip her gönül için dün olduğu gibi bugün de bir Kerbelâ meydanıdır.
Kerbelâ sadece asırlar önce çöl sıcağında yaşanıp bitmiş tarihî bir hadise değildir. O; dinî, sosyal, hukuki, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla kıyamete kadar insanlığın önünde duracak olan en büyük ahlâk, adalet ve samimiyet imtihanlarından biridir. Çünkü Kerbelâ, hak ile bâtılın, adalet ile zulmün, sadakat ile ihanetin her çağda yeniden yaşanan mücadelesidir.
Tarihin kırılma noktalarına bakıldığında görülen en acı hakikat şudur: Kur'ân-ı Kerîm ve mukaddes değerler ne zaman şahsî hırsların, siyasî çekişmelerin ve makam tutkularının aracı hâline getirilmişse, orada insanlığın vicdanı ağır yara almıştır. Gücü yalnızca kendi elinde tutmak isteyenler kutsalı istismar etmiş, kardeşlik hukukunu zedelemiş ve bedelini çoğu zaman masumlar ödemiştir. Müslüman olduğunu söyleyenler dahi zaman zaman iktidar hırsının gölgesinde kardeşlik hukukunu çiğneyebilmiş, bunun bedelini ise masumlar ödemiştir.
Fırat kıyısında yaşanan o büyük acı karşısında vicdan sahibi hiçbir insanın yüreği sızlamadan kalamaz. Ancak bilinmelidir ki Kerbelâ'da toprağa düşenler aslında kaybetmedi. Onlar insanlığın kurumayan vicdanı, tükenmeyen adalet çağrısı oldular. Kaybedenler ise zulmü tercih edenler, adaletten uzaklaşanlar ve hakikate sırt çevirenlerdi.
Çünkü susamış bir insana saatlerce suyun tarifini yapmak hiçbir işe yaramaz; ona yapılması gereken tek şey bir tas su ikram etmektir. İşte İslâm da budur. Dilde dolaşan süslü tariflerden ibaret değil, yaşanarak gösterilen ahlâktır.
Hz. İmam Hüseyin adaleti sözle değil, hayatıyla anlattı. Şehadetiyle zulme karşı dik duruşun, haysiyetli mücadelenin ve hakikate sadakatin sembolü oldu. O bize, ne kadar yalnız kalırsak kalalım doğru bildiğimiz hakikatten taviz vermememiz gerektiğini öğretti.
Dâr-ı dünya, Hüseynî meşrebe sahip her gönül için bir Kerbelâ'dır. Çünkü Kerbelâ yalnızca bir coğrafyanın adı değil, hak ile bâtılın, adalet ile zulmün, sadakat ile ihanetin her çağda yeniden yaşanan imtihanıdır. Kimi zaman bir makam uğruna haktan vazgeçme teklifidir Kerbelâ, kimi zaman susarak zulme ortak olma imtihanı. Kimi zaman nefsin arzularına teslim olmak, kimi zaman da kalabalıkların yanlışına karşı tek başına doğruyu savunabilmektir. Bu sebeple Kerbelâ geçmişte kalmış bir hadise değil, her insanın kendi içinde ve hayatında karşılaştığı bir vicdan muhasebesidir.
Bu yönüyle Aşûra ve Kerbelâ insanlık için hem büyük bir dert hem de büyük bir derstir. Bu dersten ibret alanlar geleceğe ışık olurken, ibret almayanlar tarihin ibret sayfalarında yerlerini alırlar.
Ancak bu uyanış sadece dışarıdaki zalimlere öfke duymakla gerçekleşmez. Asıl mücadele, insanın kendi içindeki gizli zalime, yani nefsine karşı verdiği mücadeledir. Muharrem ayı; kalbimizin karanlık köşelerinde biriken kibri, hırsı, öfkeyi ve dünya sevgisini sorgulama zamanıdır. Kalp kırmak yerine gönül yapmanın, kin yerine affı tercih etmenin, öfke yerine merhameti kuşanmanın vaktidir.
Bugün Hüseyin olmak sadece meydanlarda saf tutmak değildir.
Bir öğretmenin öğrencileri arasında adaletle davranmasıdır.
Bir yöneticinin imzasını kul hakkını gözeterek atmasıdır.
Bir hekimin hastasına merhametle yaklaşmasıdır.
Bir gencin çıkarı uğruna eğilmeyip doğru bildiği yolda yalnız kalmayı göze almasıdır.
Hüseyin olmak; hakikatin yanında durabilmektir.
Bugün Kerbelâ'yı anmak sadece gözyaşı dökmek değildir. Asıl mesele, zalimin karşısında ve mazlumun yanında durabilmektir. Muharrem'in bize öğrettiği en büyük hakikat budur. Zira Hz. İmam Hüseyin'i sevmek sadece dil ile değil, onun temsil ettiği adalet, merhamet, ahlâk ve hakikat davasına sahip çıkmakla mümkündür. Her Hüseynî gönül bilir ki bazen bütün dünya bir yana, hakikat bir yana düşer. İşte o zaman tercihimiz, Kerbelâ'nın bize bıraktığı emanetin ölçüsünü ortaya koyar.
Gelin bu hicrî yılda sadece takvim yapraklarını değil, gönül sayfalarımızı da yenileyelim. Muharrem'i pasif bir hüzünle değil, aktif bir bilinçle karşılayalım. Aramızdaki fitne ateşlerini söndürelim, kardeşlik hukukunu yeniden diriltelim ve Kerbelâ'yı yalnızca anmakla yetinmeyip onun bize bıraktığı adalet, merhamet ve kardeşlik mirasını hayatımıza taşıyalım.
Resûlullah'ın (s.a.v.) göz nuru, Seyyidü'ş-Şühedâ Hz. İmam Hüseyin'i, Ehl-i Beyt-i Mustafa'yı ve mukaddesat uğruna can veren bütün şehitlerimizi rahmet, minnet ve dualarla yâd ediyorum.
Cenâb-ı Hak'tan niyazım odur ki; bu mübarek günler hürmetine kalplerimize inşirah, hanelerimize huzur, milletimize birlik ve beraberlik ihsan eylesin. İnsanlığın adalet, merhamet ve kardeşlik içinde yaşayacağı bir dünya nasip etsin.
Hicrî yeni yılımız ve Aşûra Günümüz mübarek olsun.



































