Evet…
Özlemle beklenen, hasretle yolunu gözlediğimiz o mübarek ay geldi… ve geçti.
Bir hilalin doğuşuyla kalbimize dokunan Ramazan, bir başka hilalin ardına saklanarak bizden ayrıldı.
Peki ne bıraktı ardında?
Bir muhasebe mi… yoksa sadece hatıralar mı?
Kimileri zengin sofralarında ağırlandı, kimileri bir tas çorba ile şükretti.
Kimileri yetimin başını okşadı, kimileri sadece kendi nefsini doyurdu.
Kimileri geceleri Teravih Namazı ile ihya etti, kimileri bırakın teravihi, beş vakit namaza dahi yanaşmadı.
Hatta öyle bir hâl gördük ki… abdestsiz camiye girip, inancın en mahrem alanını bile bir “gösteri sahnesine” çevirenler oldu.
Ve işin en acı tarafı…
Ramazan, ruhunu kaybetmeye başladı.
İftar sofraları kuruldu… ama niyetler bozuldu.
Siyasetin gölgesinde verilen iftarlar, paylaşmanın değil, poz vermenin mekânı hâline geldi.
Kameralar açıldı, kaşıklar kalktı, flaşlar patladı… ama kalpler ne kadar açıldı, işte orası meçhul.
Sokaklarda iftar programları yapıldı…
Ama o sofraların yanında çalan müzikler, Ramazan’ın ruhuna yabancıydı.
Adı Ramazan’dı belki… ama içi, sesi, rengi başka bir dünyaya aitti.
Kültür merkezlerinde etkinlikler düzenlendi… fakat o etkinliklerin bir kısmı, bu mübarek ayın vakarına yakışmayan görüntülerle doluydu.
Sormak lazım:
Ramazan ne zaman bir “etkinlik takvimine” dönüştü?
Ne oldu bize?
Ne zaman ibadet gösterişe, ihlas reklama yenildi?
Ama bütün bu manzaranın içinde umut veren bir adım da vardı.
Prof. Dr. Yusuf Tekin öncülüğünde okullarda Ramazan etkinliklerinin teşvik edilmesi…
Nesillerin bu mübarek ayın ruhuyla tanışması için atılan bu adım, aslında geleceğe bırakılan en kıymetli miraslardan biridir.
Çünkü ağaç yaşken eğilir.
Çünkü değerler, küçük kalplerde filizlenir.
Çünkü bir millet, inancını yeni nesillere aktardığı kadar güçlüdür.
Ama…
Bu güzel adıma dahi tahammül edemeyenler çıktı.
Kin kustular.
Öfke saçtılar.
Adeta Ramazan’ın kendisine değil, onun temsil ettiği değerlere saldırdılar.
“Çocuklara iftar etkinliği uygun değilmiş…”
“İnanç dayatılıyormuş…”
Peki soralım:
Siz inanmıyorsunuz diye, inananların yaşamasına neden tahammül edemiyorsunuz?
Biz, inanmayanın hayatına karışmıyoruz.
Onun tercihine, onun dünyasına saygı gösteriyoruz.
Peki siz… neden bizim inancımıza müdahale etme hakkını kendinizde görüyorsunuz?
Bu cesareti nereden alıyorsunuz?
Unutmayın…
İnanç, bir milletin ruhudur.
Ve o ruhu söndürmeye kimsenin gücü yetmez.
Nitekim Yüce Rabbimiz buyuruyor:
“Onlar istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.”
İşte hakikat budur.
Ramazan sadece aç kalmak değildir.
Ramazan, nefsin dizginlenmesidir.
Ramazan, kalbin arınmasıdır.
Ramazan, bir milletin yeniden kendine gelmesidir.
Eğer biz bu ayı sadece sofralarla, etkinliklerle, gösterilerle geçirdiysek…
Asıl Ramazan’ı kaçırdık demektir.
Ama hâlâ geç değil.
Çünkü Ramazan gider… ama onun öğrettiği hakikatler kalır.
Eğer o hakikatleri hayatımıza taşıyabilirsek…
İşte o zaman Ramazan gerçekten bitmez.
Ve o zaman…
Bayram, sadece bir gün değil… bir diriliş olur.



































