Yerel seçimden hemen önce 25 Mart 2009’da Kahramanmaraş semalarında kaybolan bir helikopter, sadece altı canı değil, ardında bitmeyen soruları ve derin bir acıyı bıraktı. Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatı, hâlâ cevap bekleyen bir vicdan meselesi olarak hafızalarda.
Seçim atmosferinin yoğun olduğu, Türkiye’nin siyasi olarak hareketli günler yaşadığı bir dönem. Ve o gün, 25 Mart 2009…
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun bulunduğu helikopterin düşmesiyle birlikte Türkiye bir anda derin bir sessizliğe büründü. İlk saatlerde gelen “kaza” haberi, ilerleyen günlerde yerini şüpheye, acıya ve öfkeye bıraktı.
Bir lider kaybolmuştu. Ama asıl mesele, onun nasıl kaybolduğuydu.
Üç gün süren arayış, yıllar süren şüphe
Kazanın ardından başlatılan arama kurtarma çalışmaları, herkesin yüreğini ağzına getirdi. Cep telefonu sinyalleri vardı, görgü tanıkları vardı, teknik imkânlar vardı…
Ama enkaza ulaşmak tam üç gün sürdü.
Bu üç gün, sadece zaman değil; güvenin de yavaş yavaş aşındığı bir süreç oldu. Çünkü ortada cevaplanması gereken çok fazla soru vardı.
Neden bu kadar gecikildi?
Neden koordinatlar doğru değerlendirilemedi?
Neden teknolojik imkânlar yeterince kullanılmadı?
O gün bugündür bu soruların birçoğu hâlâ net bir şekilde cevaplanabilmiş değil.
Bir liderden fazlasıydı
Muhsin Yazıcıoğlu, sadece bir siyasi figür değildi. Onu tanıyanlar için o; samimiyetiyle, duruşuyla ve inandığı davaya bağlılığıyla öne çıkan bir isimdi.
Siyaseti, bir makamdan çok bir sorumluluk olarak görüyordu.
“Bir saniyesine bile hâkim olamadığımız bir dünya için, bu kadar fırıldak olmaya gerek yok” sözü, aslında onun hayat felsefesini özetliyordu.
O, hesap yapan değil; hesap veren bir anlayışın temsilcisiydi. Belki de bu yüzden, ardından bu kadar büyük bir boşluk ve bu kadar derin bir sorgulama kaldı.
Kazadan öteye geçen iddialar
Olayın üzerinden günler geçtikçe, ortaya çıkan detaylar kamuoyunda yeni tartışmaları da beraberinde getirdi.
Helikopterde bulunduğu söylenen bazı cihazların eksikliği, sinyal sistemleriyle ilgili çelişkiler ve olay sonrası yaşanan koordinasyon sorunları…
Bunların her biri, “Bu gerçekten bir kaza mıydı?” sorusunu daha yüksek sesle sordurmaya başladı.
Kazadan sağ kurtulan gazeteci İsmail Güneş’in saatler süren telefon görüşmelerine rağmen yerinin tespit edilememesi, belki de olayın en can yakıcı noktalarından biriydi.
Bir insan yardım isterken, sesini duyurmuşken ve hâlâ hayattayken ulaşılamaması…
Bu, sadece bir ihmal değil; hafızalara kazınan bir yara oldu.
Unutulmayan bir acı, kapanmayan bir dosya
Aradan geçen zaman, bazı acıları hafifletir. Ama bazı olaylar vardır ki, zaman geçtikçe daha da ağırlaşır.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatı da işte böyle bir olay.
Her yıl dönümünde yeniden hatırlanan, her hatırlandığında yeniden sorgulanan bir hadise…
Bu olay sadece bir kazanın ötesinde; adaletin, şeffaflığın ve kamu vicdanının sınandığı bir süreç olarak görülüyor.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, ortada sadece bir helikopter kazası yok.
Ortada bir milletin kalbinde hâlâ cevap bekleyen sorular var.
Ortada yarım kalan bir hikâye var.
Ve en önemlisi, unutulmayan bir isim var: Muhsin Yazıcıoğlu.
Belki de bu yüzden, mesele sadece geçmişte yaşanmış bir olay değil…
Bugünün de vicdan meselesi.
Bu vesile ile Merhum Muhsin Yazıcıoğlu beye ve kazada vefat edenlere Allah’tan rahmet, ailesinw ve tüm sevenlerine başsağlığı ve sabırlar diliyorum.
--



































