Son yıllarda yalnızca Türkiye değil, bütün dünya büyük sınavlardan geçti. Salgınlar, savaşlar, doğal afetler, küresel tedarik krizleri ve ekonomik dalgalanmalar ülkelerin dengelerini sarstı. COVID-19'un ardından dünya ekonomisi uzun süre toparlanmakta zorlanırken, bu süreçten Türkiye de ciddi şekilde etkilendi. Ancak vatandaşın günlük hayatında hissettiği en büyük sorun, küresel gelişmelerden çok mutfağındaki yangın, cebindeki eksilen para ve geleceğe dair duyduğu endişedir.
Bugün emekliler yılda iki kez maaş artışı alıyor, asgari ücret ise çoğu zaman yılda bir kez güncelleniyor. Fakat hayatın gerçekleri bunun çok ötesinde ilerliyor. Market raflarındaki fiyatlar haftalık, kimi zaman günlük değişiyor. Gıda ürünlerinden temizlik malzemelerine, akaryakıttan temel ihtiyaçlara kadar hemen her kalemde sürekli artış yaşanıyor. Gelir sabit kalırken giderlerin hızla yükselmesi, vatandaşın alım gücünü her geçen gün biraz daha eritiyor.
Ekonomik sıkıntılar yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi bozulduğunda toplumun sosyal yapısı da yara alır. Geçim derdi büyüdükçe aile içi huzursuzluklar artar, komşuluk ilişkileri zayıflar, insanlar birbirine karşı tahammülünü kaybeder. İşsizliğin ve yoksulluğun arttığı toplumlarda suç oranlarının yükselmesi, uyuşturucu ve kumar gibi bağımlılıkların yaygınlaşması tesadüf değildir. Çünkü umudunu kaybeden insan, çoğu zaman yanlış kapıları çalmaya başlar.
Ekonomik kriz yalnızca cüzdanı değil, ahlaki değerleri de yıpratır. Dürüstlük, paylaşma, yardımlaşma ve güven gibi toplumu ayakta tutan değerler ekonomik baskılar altında zayıflayabilir. Bu nedenle ekonomi meselesi sadece mali bir konu değil, aynı zamanda sosyal huzurun ve toplumsal barışın temelidir.
Bugün vatandaşın en büyük beklentisi siyasi tartışmalar değil, hayat pahalılığına kalıcı çözümler üretilmesidir. Seçimler yaklaşırken verilen vaatlerden önce insanların mutfağındaki yangının söndürülmesi gerekiyor. Çünkü vatandaş, günlük hayatında yaşadığı sıkıntıya çözüm görmek istiyor.
Merhum Süleyman Demirel'in hafızalara kazınan "Boş tencerenin götüremeyeceği iktidar yoktur." sözü, siyasetin en önemli gerçeklerinden biridir. Siyasette şartlar çok hızlı değişebilir. Dün güçlü görünen bir tablo, bugün tamamen farklı bir noktaya gelebilir. Bu yüzden yöneticilerin önceliği ekonomik istikrarı sağlamak olmalıdır.
Özellikle temel gıda sektöründe yaşanan fiyat hareketleri toplumda ciddi rahatsızlık oluşturmaktadır. Serbest piyasa ekonomisi elbette önemlidir; ancak fırsatçılık, stokçuluk ve haksız fiyat artışları karşısında devletin etkin denetim mekanizmalarını devreye sokması da kamu yararı açısından büyük önem taşımaktadır. Vatandaş, piyasada adaletin sağlandığını görmek istemektedir.
Türkiye üretim gücü yüksek, genç nüfusu dinamik ve büyük potansiyele sahip bir ülkedir. Doğru ekonomi politikaları, güçlü denetim mekanizmaları, üretimi teşvik eden yatırımlar ve israfı önleyen uygulamalarla bu zorlukların aşılması mümkündür. Ekonomik güven yeniden tesis edildiğinde toplumun morali de yükselecek, sosyal huzur daha da güçlenecektir.
Unutulmamalıdır ki güçlü ekonomi yalnızca büyüme rakamlarıyla ölçülmez. Gerçek başarı; emeklinin huzurla yaşayabildiği, asgari ücretlinin ay sonunu rahat getirebildiği, esnafın kepengini umutla açtığı, gençlerin geleceğe güvenle bakabildiği bir Türkiye inşa edebilmektir.
Kalıcı refahın yolu, üretimi artıran, adil gelir dağılımını önceleyen ve vatandaşın alım gücünü koruyan ekonomik politikalardan geçmektedir. Çünkü ekonomi düzeldiğinde sadece piyasalar değil, toplumun umudu da yeniden canlanacaktır.



































