1950’lerin başında Türkiye’den kaçan Nazım Hikmet, Moskova hava alanında gazetecilere “Beni Allah yaratmadı, beni Stalin yarattı ben Türk değilim Polonyalıyım…” beyanatını verip daha sonra Verzanski soyadını almıştır. Malum Komünist, Bursa hapishanesinde iken Türkiye’de en hafif kırmızımtırağından en koyu kızılına, sapık yolun ne kadar sol damgalı yolcusu varsa, bâtılın fedaileri olarak topu birden bir af kampanyasına giriştiler.
Curcuna o hale geldi ki düzgün istikametli bazı üniversite hocaları da kendilerini saran solun aldatıcı telkin ve baskılarına kaptırıp, Nazım Hikmet’in affı için imza verenler kervanına katılmaktan mahrum kalmamış, daha sonra verdikleri imzaların kendilerine sinek pisliğinden büyük şeref kazandırmadığını görmüş, pişmanlığın para etmediği netice karşısında bizimkiler kafalarını vuracak taş aramışlardır… O gün sol muradına ermiş, bir tencere suda dilediği fırtınayı koparabilmiş hiyanet simsarları, hususi bir barış ve hakseverlik kisvesi altında nümayiş köpürtüsünde muvaffak olmuşlardır. Hadisenin üzerinden altmış sene geçti, Müslüman cemiyetimizde sesleri en çok çıkan ve duyulanlar hâlâ bâtılın tavizsiz fedaileridir…
1950’lerin başındaki hengâmede mâşeri vicdana yapılan yıldırma taarruzu halinde ekilen hiyanet tohumları tutmuş görünüyor ki, bugün bile, Müslüman İstanbul’un altı asırlık Türk sokaklarında, bâtılın fedaileri, ellerinde “Hepimiz Ermeni’yiz!..” yazılı levhalarla yürüyüşler yapabilmektedirler.
Merhum Menderes’in kısa sürmüş iman hürriyeti baharından sonra, 27 Mayıs ihtilali, Türkiye Müslümanları için, her yol ve istikametin kapalı, tek yönün komünizm için serbest olduğu şekavet devrini başlatmıştı.
Mihraba, kıbleye ve secdeye giden her yolun başında, (Türk Ceza Kanununun) 161-163 cü maddelerinden mürekkep tehlike işaretleri ve yasak levhaları, hapishane ızbandutları misâlî müminlerin yolunu kesiyordu. 1966 tarihinde Afyon’un Bolvadin ilçesinde öğretmen olarak askerliğimi ifa ettiğim günlerde, bir hafta içinde Polis, Jandarma ve bekçilerden ibaret bir bölüğün evime beş ayrı kere baskınlar yaptığını, yemek tencerelerimin kapağını açıp içinde Risale-i Nurları aradıklarını son nefesime kadar unutamam…
Yeni istiklâl gazetesinin haber yaptığı bu meselenin gazete küpürünü ihtimamla muhafaza ediyorum…
Şimdi o karanlık yok… Kar kalktı, güneş gülerek bakıyor… Toprak ana yeşilliğe güzelliğe büründü… İnkârın, bâtılın, küfrün ve İslâm düşmanlığının yolu yine açık. Lâkin bugün, 161-163 ler hayatta değil… Rahmana ve imana giden yollar açıldı. Rahat, geniş, düzgün yollar bakımlı, hem de itinalı… Yasaksız, tehlikesiz ve korkusuz yolların sahibidir Müslüman bugün...
Müslüman’ın önünde hiçbir yol artık kör sokak değil, çıkmaz, kesik, bozuk değil… Böyle olduğu halde, gayret zaafı, rehavet illeti, hamle arızası cemiyeti teslim almış adeta…
Geçmişte kısır şartlar ve zayıf imkânlar vardı. Müslüman hadise katarlarının her zaman arkasından koşsa bile, ümit, azim ve gayret canlı idi… Her şeye rağmen bugünkü rahat şartlara, ferah imkânlara erişebildik… Müslüman’ın eli kolu bağlı değil… Müslüman’da hürriyet nimetinden artık istifade edebilmektedir, rahat nefes almaya müdahale yok…
Ve böyle iken, hür olduğu ve kendi dinini yaşamak ve korumakta serbest olduğu halde, İslâm’a hakaretler yapıldığı pervasızca dinimize saldırıldığı halde, hiç kimsenin kılı bile kıpırdamıyor… Tehlikeye dönüp bakan yok… Cin taifesi elimizi kolumuzu bağlamış gibiyiz… Görmüyoruz, hissetmiyoruz, hürriyetin ona layık olanlara yakıştığını hesaba katanımız mevcut değil…
Bugüne kolay gelmedik… Bir zamanlar, İstanbul’daki toplu namazlara davet heyecanı kasırga halinde millî heyecanın önünü açıyor, müslümandaki hamle ruhunu harekete getiriyordu. Allah, devlet, millet, vatan düşmanlarına karşı yapılan mitingler uyanış humması halinde içtimai aksiyona vesile oluyordu. Kubbeler altında tutulan saflar vatan ufkunda ışığı kurtuluşu davet ediyordu. Geçmişin kasvetli ikliminde, “Allah yoktur” diyen Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in hezeyanı ve daha sonraki ölümü, Anadolu müslümanını volkanlaştırmış, yer yerinden oynar hale gelmiştir. Birçok arkadaşımız aylarca hapishanelerde yatmış, fakat kervan devam etmiş, hamle azalmamıştır… Ne oldu bize Dernek, cemiyet, vakıf enflasyonu yaşıyoruz… Binlerce sivil toplum teşekkülleri var ve İslam’a, camiye, Allah’a hakaret eden bâtılın fedailerine ses çıkaran yok… Vatan sathında düzinelerle mitingler, yürüyüşler, protestolar yapmak o kadar zor mu geldi?.. Yoksa bu tatlı rehavetle, din hürriyetimizi, mânevî itibarımızı, millî haysiyetimizi ilelebed koruyabileceğimizi mi zannediyoruz…
Bâtılın fedaîleri her an tetikte, tehlikenin şakaya gelir yanı yok…
Böyle olmaz ve böyle gitmez…
Ey idrak Hareketlen!.. Ey Vicdan Doğrul!.. Ey dimağ canlan!.. Ey Göz Gör!.. Ey Kalp Heyecanlan!.. Ey İman Göster Kendini!.. Ey İhlâs Hâkim ol!.. Ey hamle Yola koyul!.. Ey Gayret Vaktin Gelsin Artık!.. Ey Müslüman Dinine ve Hürriyetine sahip çık ve hürriyete liyakatini göster!..



































