Hilafetin Son Nefesi: Bir Devri Uğurlamanın Hüzünlü Hikâyesi
Hilafet Kurumu… Asırlardır Müslüman coğrafyanın gönlünde yer etmiş, kimi zaman bir umut, kimi zaman bir sığınak olmuş manevî bir miras… Osmanlı Devleti’nin çınarı devrilmeye yüz tuttuğunda bile hilafet, tarihin omuzlarında taşınan son kutsal emanet olarak ayakta kalmaya çalışıyordu. Ancak dünya değişiyor, yeni bir düzen doğuyor, eskiye dair ne varsa bir bir tarihin tozlu sayfalarına doğru çekiliyordu. 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldığında hilafet, siyasal gücünü kaybetmiş bir gölgeye dönüşmüştü. Sultan Vahdeddin’in ülkeyi terk etmesiyle boşalan makama Abdülmecid Efendi getirildi. O ise gücün değil, sorumluluğun ağırlığını taşıyan, devletinin bir enkazın altında kaldığını gören, geçmişle gelecek arasında sessizce sıkışmış bir figürdü. Hilafeti, bir saltanat hırsıyla değil; tarihe, millete ve emanete duyduğu saygıyla yürütmeye çalıştı. Fakat rüzgâr değişmişti. Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte hilafetin varlığı yeniden tartışma konusu oldu. Meclis’te yankılanan konuşmalar, gazetelerde çıkan yazılar, milletin zihnindeki soru işaretleri… Tüm bunlar, yaklaşan sonun ayak sesleriydi. Ve 3 Mart 1924… Tarihin akışı bir kez daha değişti. TBMM, hilafet makamını kaldırdı. Sadece hilafet değil; Osmanlı Hanedanı’nın yurtla bağları da koparılmış, köklü bir geçmişe “artık” denmişti.Trabzon’un güçlü sesi İstikbal Gazetesi, bu büyük dönüşümü heyecan, hüzün ve şaşkınlığın iç içe geçtiği bir dille sayfalarına taşıyordu. İstanbul’un dışında bir şehirden yükselen bu ses, milletin farklı köşelerinde bu inkılâbın nasıl karşılandığını anlamak adına kıymetliydi. Her satırında bir devrin kapandığı ama yeni bir dünyanın kurulduğu hissediliyordu. En zoru ise belki de Abdülmecid Efendi için yaşanandı…
Sürgün kararını öğrendiği o an, insanın içini burkan bir sessizlik çökmüştü üzerine. Yalnızdı; fakat vakurdu. Kendisine kararı tebliğ eden İstanbul Valisi Haydar Bey’in hatıratında, halifenin gözlerinde ne öfke ne de isyan vardı. Yalnızca derin bir hüzün… Sanki yüzlerce yıllık bir mirası tek başına uğurlamanın acısını taşıyor gibiydi.
İstanbul’dan ayrıldığı o sabah, Boğaz soğuk, şehir sessizdi. Bir devrin son temsilcisi, ardında kökleri yedi asra uzanan bir tarihle gemiye binerken gözleri ufukta kaybolan minarelere takılı kaldı. Belki de içinden, “Ben gidiyorum ama bu millet hep var olacak” diye geçirdi. Arkasında bıraktığı sadece bir hanedanın hatırası değil, milyonların belleğinde silinmeyecek bir tarih çizgisiydi. 1924 yılında ailesiyle birlikte apar topar Türkiye’den gönderilen Halife, gurbet ellerde yokluk içinde yaşam mücadelesi verdi. Vefat ettiğinde ise tek arzusu, doğduğu topraklara, vatanına defnedilmekti. Ancak bu vasiyet yerine getirilemeyince, naaşı Paris’te bir morgda yıllarca bekledi. Kızı Daruşşevar Sultan’ın tüm çabalarına rağmen izin alınamayınca, Halife’nin cenazesi ancak Suudi Arabistan’ın devreye girmesiyle Medine’ye götürülebildi ve Cennetü’l-Bakî Mezarlığı’na defnedildi. Böylece Osmanlı’nın son halifesinin duası gerçekleşti, fakat geride tarihe kazınan derin bir hüzün bıraktı.
**ON YIL MORGDA BEKLEYEN SON HALİFE:
Osmanlı’nın son halifesi Abdülmecid Efendi, 3 Mart 1924’te alınan kararla ailesiyle birlikte Türkiye’den sürgün edildi. Ardında bir imparatorluğun son izlerini ve derin bir hüzün bırakan halifenin hikâyesi, aradan geçen onlarca yıla rağmen hâlâ gönüllerde yankılanıyor. Sürgün kararının bildirildiği akşam, Dolmabahçe Sarayı’nda Kur’an-ı Kerim okurken odasına giren görevlilerin, “45 dakikanız var, hazırlanıyorsunuz” sözleriyle başlayan süreç, Halife’nin hayatında acı bir dönemin başlangıcı oldu. Ailesiyle birlikte apar topar Haydarpaşa Garı’ndan önce Belçika’ya, ardından Fransa’ya gönderilen Abdülmecid Efendi, ömrünün geri kalanını gurbet ellerde geçirdi.
Gurbet Yılları ve Zorlu Mücadele
Fransa’da yokluk içinde yaşam mücadelesi veren Halife, Müslümanların kendisine sunduğu maddi yardımları hiçbir zaman kabul etmedi. Pakistan’ın Haydarabad Nizamı Osman Han’ın, kızını talep etmesi üzerine kurulan dünürlük bağı bile, Halife’nin kapısına gelen yardımı kabul ettirmeye yetmedi. Abdülmecid Efendi, prensiplerinden ve vakur duruşundan hayatı boyunca taviz vermedi. 1944 yılında hastalanıp vefat eden Halife, vasiyetinde mutlaka Türkiye’de defnedilmek istediğini belirtmişti. Ancak kızı Daruşşevar Sultan, yetkililerle yaptığı tüm görüşmelere rağmen babasının naaşının ülkeye getirilmesine izin alamadı. Hatta, “Bulgaristan sınırına gömelim, sonra geri döneriz” teklifleri bile kabul görmedi.
ON YIL MORGDA BEKLEYEN NAAŞ
Türkiye’den bir umut bekleyen aile, Halife’nin naaşını tam 10 yıl boyunca Paris’te bir morgda bekletmek zorunda kaldı. Bu dramatik süreç, Osmanlı hanedanının yaşadığı en acı dönemlerden biri olarak tarihe geçti. Son çare olarak Suudi Arabistan’a başvuran Daruşşevar Sultan, gerekli izinlerin çıkmasıyla birlikte babasının cenazesini Arabistan’a götürebildi. Suudi yetkililerin özel izniyle Halife Abdülmecid Efendi, Peygamber Efendimizin yakın sahabelerinin ve Ehlibeytin de bulunduğu Cennetü’l-Bakî Mezarlığı’na defnedildi. Böylece Halife’nin, “Eğer gurbet elde ölürsem beni Allah Resulü’ne komşu eyle” duası kabul olmuş oldu.
Daruşşevar Sultan’ın Acı Hatırası
Babası için yıllarca mücadele eden Daruşşevar Sultan’ın Türkiye’den geriye kalan tek hatırası ise sürgün yolculuğunda sarayın bahçesinden aldığı küçük bir taştı. Ömrü boyunca o taşı saklayan Sultan, 2006 yılında Londra’da vefat etti. Babasına verilen defin izninin yıllarca reddedilmesi nedeniyle, “Beni Türkiye’ye gömmeyin” vasiyetini bırakarak annesinin yanında Brookwood Müslüman Mezarlığı’na defnedildi.
Bir dönemin acı hatırası, bir hilafetin son temsilcisi, bir ailenin derin hüznü…
Son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi ve kızının hikâyesi, tarihin unutulmaz sayfalarındaki yerini korumaya devam ediyor.
Allah rahmet eylesin. Ruhları şad olsun.