“Terör Devleti” ABD ve “Yancısı” İsrail Belalarını mı Arıyorlar?

ABD’nin arka planda gözükmekten yarar umduğu bu süreçte, Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın yaklaşımlarının da doğru okunması gerekir…

“Terör Devleti” ABD ve “Yancısı” İsrail Belalarını mı Arıyorlar?

ABD’nin arka planda gözükmekten yarar umduğu bu süreçte, Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın yaklaşımlarının da doğru okunması gerekir…

 “Terör Devleti” ABD ve “Yancısı” İsrail Belalarını mı Arıyorlar?
01 Şubat 2020 - 08:28

“Terör Devleti” ABD, bölgedeki stratejisinin gereği olan adımlar atmaktadır. Bu minval üzere İran ile inişli-çıkışlı ilişkilerinin geldiği aşamada, stratejisi gereği İran’ı çevrelemek, -içeride ve dışarıda- etkinliğini azaltarak, İsrail başta olmak üzere Suudi Arabistan öncülüğünde körfezdeki devletçikleri/”müttefikleri”ni rahatlatmak niyetiyle atılan adımlardır bunlar. Malum “Kaos Stratejisi”nin bölgesel ve küresel düzlemdeki yeni denge arayışının bir parçası olarak bu hamlelerin kritik öneminin yanı sıra “Teo-politik” çağrışımlarıyla da bahse konu gelişmeleri okumaya çalışanların iddiaları da gündeme gelmektedir. Bu bağlamda, ABD’nin Irak sınırları içinde gerçekleştirdiği ve İran’ı –içeride ve dışarıda- bazı hamlelere zorlamaya yönelik Kasım Süleymani suikastı, özellikle bölgesel çapta önemli sonuçları doğuracak nitelikte bir gelişmedir…

Keza, Doğu Akdeniz’deki yeni denge arayışı çerçevesinde, arka plandaki güç odaklarının desteğiyle İsrail’in liderlik ettiği hukuk tanımayan adımlar söz konusudur. Malum, ABD öncülüğündeki küresel güçlerin oluşturduğu deniz hukuku ile doğrudan çelişen haritalar ile öncelikle, birçok konuda hakları gasbedilen Türkiye’nin, ABD ve İsrail ile çelişen stratejisinden duyulan rahatsızlık da bu vesileyle ortaya konulmak istenilmekteydi… Öncelikle Kasım Süleymani suikastini, bu haydutça yaklaşım ile ABD’nin stratejik hedeflerinin ne olduğunu, İran’ın bu saldırıya karşı neler yapabileceğini değerlendirerek başlayalım istiyoruz. Sonra da “düşünsel ve siyasal duruş” olarak temel sorunlarla malül Müslümanların konuya yaklaşımlarına ve sorunlu tepkilerine değinmemiz gerekmektedir. Ancak tüm bunları değerlendirmeden önce, İran’da yaşanan Devrim’i, Devrim sonrası yaşananları ve İmam Humeyni’nin vefatını takip eden dönemde, İran rejiminin hızla devrim çizgisinden uzaklaşması sürecinin sonuçlarını göz önüne getirmek zorundayız. İmam’ın -düşünsel arka planındaki tüm tarihi kalıntılara rağmen- Müslümanların siyasi birliği konusundaki basiretli yaklaşımlarıylandan sonraki İran yönetiminin giderek bir “Şii-Ulus devleti”ne doğru yol alması arasındaki makas, bugün gelişen olayların temel nedenidir, bizce. Değişen dünya ve bölge dengelerinin ortaya çıkardığı yeni denge arayışı sürecinde, İran rejiminin gelişmeleri okuyamaması söz konusuydu. Sonrasında, küresel güç odakları arasındaki “Strateji ve güç savaşları” , ABD ve müttefiklerinin “Kaos stratejisi”ne evrilmesini gündeme getirdi. İşte bu aşamada İran, ABD ve bazı AB ülkeleriyle ”Nükleer Anlaşma” imzalayarak “Stratejik Direnç Hattı”nı korumaya ve “Büyük İran” hedefiyle güvenlik ve geleceğini, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki askeri faaliyletleriyle kurgulamaya çalıştı.Ne var ki özellikle 2011 yılı sonrası bölgedeki mücadelerinde, “ilkesel ve ahlaki” kaygılar taşımayan yöntemleriyle İran, “Müslümanlar”ın büyük bir kısmının güvenini çok büyük oranda kaybetti. Özellikle Irak’ta, mezhepçi Maliki hükümetine verdiği destekle İran ve ABD’nin açtığı alanda, önce Irak, sonra da Irak ve Suriye ayaklarıyla “Sünni” bir muhalefet yapısının el-Kaide liderliğinde kurulmasına zemin hazırlandı: “Irak-Şam İslam Devleti“ (İŞİD)/DEAŞ olarak gündeme gelen bu organizasyon, gerek misyonu, küresel güçlerin stratejilerine hizmetteki ısrarı ve gerekse de el-Kaide, Taliban vb. örgütlerinin de ötesinde “İslamofobik” algı yönetimlerine enstrüman olarak kullanılmasıyla Müslümanların yaşadığı coğrafyanın bir kan gölü haline gelmesinde önemli bir rol oynadı.

Bu da yetmedi. ABD ve müttefiklerinin, sözde DEAŞ ile mücadele adına her türlü haydutluğu yapmalarına alan açılmış oldu. Daha da ötesi, ABD ve müttefiklerinin, bölge dinamikleri ve gerçekleriyle uyumlu olmayan stratejilerini, -‘bir terör örgütü ile mücadele ediyor görüntüsü altında diğer bir terör yapısını “meşrulaştırma” çabaları’ ile- gerçekleştirme hesapları gündeme geldi… Planlarını revize ederek hedeflerine ulaşmakta ısrar eden ABD ve müttefikleri, değişen dünya ve bölge şartlarında -geçmişte yaşananların aksine- kendi hâkimiyet alanlarında hedeflerine ulaşmakta zorlanmaktaydılar. Bir anlamıyla “belalarını arıyorlardı. Ne var ki “Müslümanların İslami ilke ve yöntemlerle çelişen duruşları ve/veya yeterince örgütlü ve bir strateji dâhilinde hareket edememeleri meydanı boş bulmaktadırlar…

ABD, Irak-Suriye ekseninde kurmaya çalıştığı “Terör koridoru”/ “ABD-İsrail Koridoru”, bölge gerçekleri ve “yeni denge arayışı”nın dinamikleriyle uyumlu olmayan bir proje olarak başarısız oldu. Ama -ABD içindeki güç ve strateji savaşlarının ortaya çıkardığı strateji değişikliği sonrası- başkan olan Trump yönetimindeki Washington’un önceliği değişmişti. Öncelikle Trump, İran’a ambargo uygulanmasını daha da sıklaştırdı. Sonra da “Nükleer Anlaşma”yı iptal etti. Amaç, İran’ı çevrelemek, -içeriden ve dışarıdan- sıkıştırmaktı. Süreç içerisinde Trump, önce “Müttefiki Türkiye”yi de kendi çizgisine çekebilmek amacıyla Türkiye’ye ambargo uyguladı, baskılar yaptı. Ancak Türkiye’nin, bölgedeki yeni denge arayışının boşluklarından yararlanarak ve küresel güçler arasındaki dengeyi gözeterek ABD’ye karşı direnmesi bir çok konuda sonuç verdi. Bu dönemde ABD, Astana süreci denilen ve Suriye’nin geleceği konusunda giderek etkili olmaya başlayan Rusya-Türkiye-İran üçlüsünün iş birliğinden duyduğu rahatsızlıkları çeşitli vesilelerle sahaya yansıttı. ABD ve İsrail’in bölgedeki manevraları zamanla yoğunlaştı… Suriye’deki İran hedeflerine saldırılar gündeme geldi…Irak, Lübnan sokaklarında gösteriler örgütlendi…Yukarıda da belirttiğimiz gibi ABD-İsrail ortak çıkarları gereği Kasım Süleymani suikasti yapıldı. Söz konusu suikast sonrası nasıl bir duruş gösterilmesi hususu önemlidir; Bölge’nin geleceği ile doğrudan ilintilidir. Özelliklede bu 8 haydutça eylemin ABD-İsrail stratejisinin bir uzantısı olması nedeniyle stratejik öneminin altının çizilmesi gerekmektedir. Devrim çizgisinden hızla uzaklaşmasının ortaya çıkardığı olumsuzluklara ve rejimin -Şii Müslümanların bir kısmı da dahil olmak üzere- tüm Müslümanlar nezdindeki itibari ve güvenini kaybediyor olmasına rağmen İran, bölge ve Müslümanlar açısından hala stratejik öneme sahip bir devlettir. Kasım Süleymani suikastı sonrası yaşananlar da göstermektedir ki İran’a yönelik “dış saldırı”, -aksine görüntülere rağmen- ülke içinde geçici bir bütünleşmeye vesile olacaktır… Ne var ki güvenliğini ve geleceğini ülke sınırları dışındaki stratejik adımlarla kurmak isteyen İran, ABD-İsrail öncülüğündeki çevrelemeyle ciddi sıkıntılar yaşayabilir. Özellikle Irak’ta dengeler, şimdiden İran aleyhine bir değişim süreci yaşamaktadır. Irak’ta tekrar bir “mezhep savaşı” yaşanması ve İran’a yakın Şii gruplar ile Necef Şiileri arasındaki ihtilafların derinleşmesi halinde Irak ve İran’ın güvenliğinin tehlikeye girmesi kaçınılmaz hale gelebilecektir. Keza İran’ın Suriye’deki kazanımlarının da bir süredir tehlike altında olduğu bilinmektedir…

İran-ABD, ilişkilerinin seyri ile Türkiye-ABD ilişkileri, birbirlerini etkileyen dinamiklere sahiptirler. Bu çerçevede ABD, bir taraftan NATO’nun Ortadoğu satrancında daha etkili hale gelmesini talep ederken, öte yandan da İran’a, nükleer anlaşmayı -iki tarafı memnun edecek şekilde- yeniden imzalayabileceklerini bildirmesi manidardır. Dolayısıyla her zaman olduğu gibi Türkiye-İran ilişkilerinin iki tarafın da hassasiyetlerini dikkate alan bir zeminde gelişmesi tarafların ve bölgenin lehinedir. Aynı zamanda değişen şartlar ve yeni denge arayışlarını bölgesel ve küresel bütünlük içerisinde okuduğumuzda, İran-Rusya ilişkilerinin yanında İran-Çin ilişkilerinin de stratejik öneme sahip olduğu görülecektir. Çin ve İran’ın “Ekonomik Ortaklık Anlaşması” imzalaması, Çin’in gelecek hesaplarında İran ve Türkiye’nin yanında uzak Asya’da Pakistan ve Afganistan’ın da yeni denge arayışı sürecindeki öneminin doğru okunması gerekmektedir… Süleymani’ye yapılan suikastın, İran’da, bölgede ve küresel düzlemdeki tüm bu ve benzeri yansımalarına karşın kısa erimli, mezhepçi tepkilerin nitelikleri ne olursa olsun insanımıza yakışmamaktadır ve bölgeye bir fayda getirmez. Süleyman ve bir başka sembol şahsiyet üzerinden İslam’da savaş hukukunu, “ahlaki ve ilkesel” hassasiyetleri tartışmak yerine -her vesileyle- bu sapkınlıklara kaynaklık eden temel sorunlarımızı uygun zemin ve zamanda mutlaka konuşmalıyız. Ancak, Müslümanların yaşadığı coğrafyaya yönelik küfür ve şirk sistemlerinin katliamları ve işgallerine karşı net duruşumuzu bozmadan bu sorgulamaları yapabilmeliyiz. ABD ve müttefikleri, sadece bir suikast ile İran yönetimi için çok önemli bir generali katletmedi. Bölgedeki stratejisiyle paralel riskli bir adım atarak dengeleri değiştirebilecek -çok boyutlu- yeni gelişmelerin fitilini de ateşledi. Ve bu planlı bir hamleyle birlikte bölgede yaşanması muhtemel gelişmeler doğru okunmalıdır…

Doğu Akdeniz’de Strateji Savaşları İran, Irak, Suriye, Doğu Akdeniz velhasıl bölgedeki bütün gelişmeler birbiriyle bağlantılı… ABD’nin strateji değişimi ve “Kaos stratejisi”, bölgedeki dengeleri değiştiren bir süreç başlattı. Küresel güçlerin bölgede hâkimiyet kurma çabasıyla İsrail’in güvenliğini koruma kaygıları iç içe, yeni bir aşamaya doğru evril miş oldu.

ABD’nin bu süreçteki politik -gel git-leri söz konusu oldu. Ne var ki son günlerde ABD’nin “NATO-ME”projesini tekrar gündeme alması, bölgedeki süreç bağlamında manidardır. Her ne kadar batının bu projeleri önünde ABD-Türkiye ilişkilerinin seyri bir açmaz/handikap oluştursa da bölgedeki satranç oyunundaki senaryoların biri olması nedeniyle stratejik öneme sahip olacağı da çok açıktır. Bu çerçevede Doğu Akdeniz’deki hâkimiyet mücadelesini diğer süreçlerle birlikte düşündüğümde, konunun sadece doğalgaz ve petrol olmadığı kolaylıkla anlaşılır. Bu temel gerçekliği göz önünde tutarak bölgede/Doğu Akdeniz’de dolayısıyla Libya-Türkiye ilişkilerinde nasıl bir süreç işliyor? Sorusunun cevabını özetle sunmadan önce şu hususun altını tekrar çizmekte yarar görmekteyiz. Gerek Tunus, gerek Libya, gerek Mısır ve gerekse de Suriye’de, “Demokratik değişim süreçleri” malum bir proje dâhilindeydi. Tıpkı Türkiye’deki değişim süreçleri gibi…


Malum sürecin Suriye ayağına gelindiğinde yaşanan strateji değişikliğiyle “Kaos Stratejisi”nin sahaya yansımalarına şahit olmuştuk. Kimileri bu değişim sürecini “sondan başa okuyarak”, kendilerince, gerçeklikle uyumlu olmayan sonuçlara varsalar da işin aslı öyle değildir. Ve değişen dünya ve bölge şartları son planda, bir ”yeni denge”ye doğru yol almaktadır. Tıpkı dünyada belirli dönemlerdeki kırılmalar/ dünya savaşlarınım sonrasında oluşan/kurgulanan yeni dengeler gibi… Hatırlayalım; değişen dünya ve bölge dengeleri sonucu “ Arap baharı” süreci başlatıldı. Evet, bölge insanının talepleri bir toplumsal dinamizm oluşturacak düzeydeydi. Ancak bölgesel ve küresel düzlemdeki değişim ve dönüşüm süreçleri güç ve bu güçle paralel organizasyonu gerektirir. Nitekim bölgemizde de böyle oldu. Libya’daki kontrollü demokratik değişim süreci gereği Kaddafi 2011 yılında devrildi. Aşiretler dengesine dayalı yeni bir sistem/denge oluşumu sürecinde küresel odaklar, bölgedeki stratejilerini değiştirdiler. Yeni strateji ile birlikte bölgede kaos hakim olmaya başladı. Sürecin yeni evresinde tüm bölgede olduğu gibi Libya’da da iç çatışma ve bölünme yaşanmaya başladı. Libya petrolleri ve diğer zenginliklerini paylaşmak üzere malum güçler, süreci kendi lehlerine çevirmek için organizasyonlar kurdular, bazı örgütlere destek verdiler…


Son planda ise bir tarafta BM’nin meşru gördüğü Ulusal Mutabakat Hükümeti(UMH), diğer taraftanda CIA ajanlığını tercih eden Libyalı general/darbeci Hafter’in bulunduğu iç çatışmalarla malül Libya görüntüsü ortaya çıktı. Kaddafi’nin çeşitli gerekçelerle Libya dışına gönderdiği yüklü miktardaki paralar ve zengin petrolüne rağmen Libya’da tam bir kaos hakim oldu.Süreç için de güç dengelerindeki değişiklikler yorumlanıyor, tüm bölgede olduğu gibi Libya’da da yeni bir denge aranıyordu. Bu arada da Doğu Akdeniz’deki paylaşım savaşı daha da ısınmıştı. Doğu Akdeniz’deki denge arayışının arka planında yer alan güçlerin de desteğiyle, İsrail liderliğinde, hukuk tanımayan bir grup sözde devlet, kendi aralarında toplanıyor, bölgeyi bir “plan” dahilinde paylaşıyolardı… II. Dünya Savaşı sonrası ABD liderliğindeki güç odaklarının kurguladığı ve yeni değişim sürecinde herkesin gücüne göre önemsediği veya dikkate almadığı bir uluslararası hukuk güya kağıt üzerinde geçerliydi.Aynı zamanda Türkiye’yi tekrar hizaya getirmek üzere manivela olarak kullanılan bu koalisyon,sözde pay ettikleri doğalgaz ve diğer zenginlikleri Avrupa’ya nasıl ulaştıracaklarını da konuşuyolardı. Değişen dünya ve bölge şartlarında yeni konumu ve misyonunu iyi kullanan Türkiye, bölgesel bir güç olmak, hatta daha ilerisine yönelik adımlara hazırlık amacıyla, “küresel 10 sistem içinde meşruiyet arayarak” risk almaktan çekinmiyordu.ABD ile Rusya arasındaki boşluklardan yararlanan Türkiye, bölgede denge politikasıyla önemli işler başardı da…

Üstelik Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin talebi, uluslararası hukuka uygundu. “Kıta sahanlığı, Deniz Yetki Alanları” gibi uluslararası hukuktan doğan haklarını sonuna kadar koruyacağını deklare ediyordu.Aynı zamanda Türkiye, Akdeniz’de kıyısı bulunan tüm ülkelerin de haklarının aranması hususunu da gündeme getiriyordu… Bu bağlamda Türkiye, herkesi şaşırtan bir adım daha attı: Libya(UMH) ile bir “Mutabakat” imzaladı.Ve bu Mutabakat’ın BM nezdinde bir anlaşmaya dönüşebilmesi için gerekli sürecin iki ülke tarafından karşılıklı olarak tamamlanması için adımlar attı.Ve Türkiye, Uluslararası Deniz hukukuna uygun “Deniz Yetki Anlaşması”nı garantiye alabilmek üzere UMH’nin talebiyle Libya’ya asker gönderme kararı aldı.Bu gelişme,aynı zamanda Darbeci Hafter’i ateşkes masasına da zorlamaktaydı. Böylelikle Libya’daki Fransa, ABD ve Rusya arasındaki çıkar çatışmalarının gereği olarak ortaya çıkan vekalet savaşında Türkiye bir güç dengesi kurmak istedi. Bu çerçevede Türkiye, Rusya ile yaptığı görüşmelerle Libya’da kurulucak güç dengesinin açtığı alanda, Doğu Akdeniz’de, öncelikle kendisi ve Libya’nın çıkarlarının yanı sıra “Mısır’ın kayıpları”nı da gündeme taşıyarak İsrail liderliğindeki koalisyonu bazı adımlara zorlamak niyetinde olduğunu da ortaya koydu.

Bu, bir anlamda , Libya’nın geleceğinde etkili olan bir Türkiye ile birlikte, Doğu Akdeniz’de yeni bir paylaşıma doğru giden yoldu. Eğer bu süreç, tarafların en azından bir kısmını tatmin edecek bir anlaşma ile sonuçlanırsa Türkiye’nin Katar, Irak, Suriye, Somali, Sudan vb. ülkelerin yanında Libya’da da önemli bir aktör olması anlamına gelecektir.Ve bu gelişmelerin -orta ve uzun vadedeki- sonuçlarını şimdiden öngörmek zor olmasa gerekir…


Darbeci Hafter, Türkiye-Rusya mutabakatıyla yapılan “ateşkes” çağrısını önce reddetti.Sonra Putin’in baskısıyla Rusya’daki görüşmelere gitmiş olmasına rağmen son anda vazgeçerek, bir anlamda, Rusya’yı güç durumda bırakmış oldu.Yani Libya’daki iç mücadele/ savaş,Türkiye’nin son zamanlardaki hamleleriyle yeni bir ivme kazandı.Türkiye’nin konuyla ilgili olarak Rusya’nın yanında İtalya ile kurduğu diyaloglar da Berlin Konferansı/süreci’ne giden yolda önemli gelişmeler olarak okunabilir…Konuyla ilgili olarak AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi J. Borell, “ortak bir yaklaşım sergileyemedik.Libya’da liderliği Türkiye ve Rusya aldı.” diyerek bir anlamda AB’nin etkisizliğinin yansımalarından birini itiraf etmiş oldu.Borell, “Türkiye ve Rusya’nın getirdiği askeri çözüm Doğu Akdeniz’de dengeyi değiştirdi.” tespitiyle de sürecin gidişatını değerlendirmiş oldu…


Berlin Konferansı, 19.01.2020 tarihinde yapıldı. Ev sahibi Almanya, Fransa, Rusya, Türkiye dışında liderler seviyesinde katılımlar olsa da ABD ve Çin’in daha düşük seviyede katılmaları manidardır. Konferanstan temel beklentinin, öncelikle “ateşkesin sağlanması ve kalıcı hale getirilmesi” idi. Aynı zamanda “siyasi çözüm” sürecinin de önü açılmak isteniyordu… Malum, bölgedeki diğer süreçlerde de olduğu gibi Libya’da da belirleyici olanlar “dış güçler”dir. Libya’daki çatışmaların “vekâlet savaşları” olarak devam ediyorken beklenmeyen gelişmelerin gündeme gelmesiyle bu durumdan etkilenecek ülkelerin ilk sıralarında, Türkiye ve AB/Almanya bulunmaktadır.

Türkiye’nin, Doğu Akdeniz ile paralel olarak attığı adımlar, Libya’da kontrollü bir geçiş süreci, dolayısıyla UMH ile vardığı mutaba- at/anlaşmaların devamlılığı önemlidir.

Aynı zamanda Türkiye’nin bölge ve devamında Afrika ile ilgili gelecek hesapları da bu süreci kritik bir konuma taşımaktadır. Almanya açısından da sürecin seyri büyük öneme sahiptir…

Öncelikle Almanya/AB ülkeleri için Libya petrolleri ve doğal gazının Avrupa’ya sevkinin devamlılığı gerekmektedir. Bunun yanında Libya’nın da içinde bulunduğu bölge ülkelerinden AB’ye yönelik göç potansiyeli de önem arz etmektedir. Ayrıca emperyalist devletlerin eski uluslararası “düzen” ile elde ettikleri çıkar ve hâkimiyetlerini koruma çabaları da etkili olmaktadır. Özellikle Fransa’nın, Türkiye ve Çin’in Afrika/Libya’ya girişini engelleme hamleleri ve son zamanlardaki tedirgin ve tutarsız adımlarının kaynağı da kazanımlarını kaybetme korkusu olarak okunabilir…

Konferans sonrası Almanya Başbakanı Merkel’in BM Genel sekreteriyle birlikte yaptığı basın toplantısındaki ifadelerden çıkarabilecek sonuç, somut mekanizmaların kısa vadede hayata geçirileceği bir ateşkesin söz konusu olmadığıdır. Her ne kadar, “kapsamlı bir plan üzerinde anlaştık”, “askeri çözümün mümkün olamayacağı konusunda mutabık kaldık” denilse de somut, sahada kısa sürede uygulanabilir bir karar söz konusu değildir…

Konferans’ta, Libya UMH’nin konumu bir kez daha tescil edildi. Ancak, terörist Hafter’in arkasındaki dış ve iç güçlerin, “ahlaki ve ilkesel” kaygılardan uzak duruşları da bir kez daha netleşmiş oldu. UMH, dolayısıyla Türkiye’ye Cezayir, Katar ve İtalya’nın yakın durduğu ve Türkiye-Rusya ilişkilerinin Libya sürecinde de giderek yakınlaştığı söylenebilir.

ABD’nin arka planda gözükmekten yarar umduğu bu süreçte, Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın yaklaşımlarının da doğru okunması gerekir…

Ezcümle, Müslümanların belirleyici bir güç olamadığı bir dünyada, temel referansı Batı olan ve “Ilımlı Laiklik” temelinde sapkın bir ideolojik çizgide bölgeye “model ülke” olmaya devam eden Türkiye, uluslararası sistem içinde “meşruiyet” arayarak bölgede stratejik bir güç/aktör olmaya devam etmektedir. Ve giderek bölgesel güç olmanın ötesine geçmeden önce “güvenlik ve geleceğini” kurgulamayacağının farkında olarak hamleler yapmaya devam etmektedir…
Ne yazık ki “düşünsel ve siyasal duruş”ta bir netliğe ulaşamayanlar, bu gerçekliği hatalı okumaya devam etmekteler…
Evet, “Türkiye, bölgede, barışın anahtarı”dır. Lakin Batı referanslı “ideolojik” çizgisiyle de Müslümanları “kontrol eden” bir misyona sahiptir; unutmayalım
 

Abdullah PAMUK

İktibas Çizgisi Şubat 2020


YORUMLAR

  • 0 Yorum