Reklam
Reklam

Selahaddin Eyyübi kimdir.? ve Kudüs Sevdası

Eyyubi hanedanının kurucusu olan Selahaddin Eyyubi, Hıttin Muharebesi ile 2 Ekim 1187 tarihinde Kudüs'ü Haçlılardan alarak kentte 88 yıl süren Hristiyan egemenliğine son vermiştir.

Selahaddin Eyyübi kimdir.? ve Kudüs Sevdası

Eyyubi hanedanının kurucusu olan Selahaddin Eyyubi, Hıttin Muharebesi ile 2 Ekim 1187 tarihinde Kudüs'ü Haçlılardan alarak kentte 88 yıl süren Hristiyan egemenliğine son vermiştir.

Selahaddin Eyyübi kimdir.? ve Kudüs Sevdası
04 Mart 2019 - 23:30
Reklam

Tanınmış bir ailenin çocuğu olan Selahaddin Eyyubi 1138 yılında Tikrit'te doğdu. Selahaddin'in ailesinin kökeni Yemen Araplarına dayanır. Bu aile daha sonra o dönem yaşadığı Basra'dan Azerbaycan'a göç etmiş, bölgedeki Kürt aşiretlerinin etkisiyle Kürtleşmişlerdir.
 
Daha sonra Suriyedeki Selçuklu atabeyi, Türk sultanı Nureddin Zengi'nin çağrısına uyan babası, Suriye'ye göçtü. Kürtleşen bu Arap kökenli aile, Şam'a yerleştikten sonra da Türklerin arasında Türkleşti.
 
Yani Selahaddin Eyyubi'nin soyu ve ailesi, önce kürtleşen, sonra da türkleşen Yemen Araplarına dayanır. Bunda ailesinin yaşadığı çevre, içinde bulunduğu toplum etkili olmuştur. Selahaddin'in kardeşlerinin isimlerinin Turanşah, Tuğtekin, Böri, Şahinşah ve Adil Ebu Bekir olması da ailenin Türkleştiğinin göstergesidir.
 
ÇOCUKLUĞU
 
İmadeddin Zengi'nin, babası Necmeddin Eyyub'u vali olarak atadığı Baalbek ve Şam'da büyüyen Selahaddin, ayrıcalıklı bir çocukluk geçirmedi. İyi bir tahsil aldı. Askeri eğitimden ziyade dini derslere meraklıydı. Sanatla ve ilimle uğraşırdı. Mantık, felsefe, sosyoloji, fıkıh ve tarih öğrendi, Şam'daki Dar'ul-Hadis'den (Hadis Üniversitesi) mezun oldu. Arapça, Farsça, Kürtçe ve Türkçe dillerini biliyordu.
 
ERKEN DÖNEMİ
 
Yirmi altı yaşındayken amcası tarafından eğitilmek üzere kendi hizmetine alındı. Mısır'ın güçlü aşiretlerinden Banu Ruzzaiklerin ele geçirilmesinde Fatımi halifesinin yanında savaştı. Daha sonra Haçlı ordusunun elinde bulunan Mısır'daki Bilbeis şehrinin ele geçirilmesinde görev aldı.
 
Bilbeis'in ele geçirilmesinden sonra karşılaştıkları Haçlı ordusuna karşı amcasının ordusunun sol kanadını oluşturan süvari birlikleri ile elde ettiği başarılar sayesinde kendini gösterdi. Savaşın sonunda haçlı kumandanı "Kayseryalı Hugh" (Hugh of Caesarea) Selahhaddin'in birliğine saldırdığı sırada esir düştü.
 
Savaşın sonunda Selahaddin ve amcası Şirkuh İskenderiye'ye geçtiler. Burada kendilerine halife tarafından para, asker ve bir kale verildi. Kaleye saldıran Mısır haçlıları Şirkuh'un birliklerini dağıtmayı başardılar fakat Selahaddin'in birlikleri kalenin düşmesine engel oldu.
 
MISIR SEFERLERİ
 
I. Haçlı Seferi sonucunda kurulan Kudüs Krallığı gözünü Mısır'a dikmişti. O dönemde Mısır'ın alınabilmesi için oldukça elverişliydi. Mısır'daki Fatımiler devletinin iç siyaseti karışıklıklar içindeydi. Mısır veziri Şaver, bir saray darbesi sonucu rakibi olan diğer vezir Dırgam'a yenilip vezirlikten olunca gizlice Şam'a, Nureddin Mahmud Zengi'nin yanına gitti ve yardım istedi (1164). Nureddin Zengi bu olayı fırsat bilerek İslam dünyasındaki iki başlılık problemini halledebileceğini ve Müslümanları yeniden tek çatı altında birleştirip Haçlılar'la mücadele konusunda güçleneceğini hesaplayarak Şaver'e olumlu yanıt vermiştir.
 
BİRİNCİ MISIR SEFERİ
 
Sultan Nureddin, Mısır'da Şaver'e yardım etme görevini Esedüddin Şirkuh'a verdi. Şirkuh bu görevi; kardeşinin oğlu Selahaddin'i yanında götürmek karşılığında kabul etti. Selahaddin ise, inzivaya çekilmekten ve ilim meclislerinde bulunmaktan büyük bir zevk duyardı.
 
Bu yüzden savaşa gitme tekliflerini bin bir ricayla kabul etti. Selahaddin'in askeri hayatı bu noktada, amcası Esedüddin Şirkuh’un hizmetine girmesiyle başladı. Bu arada Mısır'da işler iyiden iyiye karışmıştı. Şaver, rakibi Dırgam'ı mağlup etmeyi başarmıştı ve Sultan Nureddin'den gelecek desteğe ihtiyacı kalmamıştı.
 
Nureddin'e bağlı askerlerin müdahalesinden korkan Şaver, cizye karşılığında Kudüs Krallığı'ndan yardım istedi ve deniz yoluyla bir Haçlı ordusu, kendisine yardım için gönderildi. Haçlı ve Mısır ordusu, Afrika ile Asya'nın birleştiği noktada buluştular ve savunmaya geçtiler. Bu durum karşısında çok şaşıran Selahaddin ve Şirkuh, yanlarındaki az bir kuvvetle ne yapacaklarını bilemediler.
 
Daha sonra Selahaddin, ordunun komutasını ele aldı ve Sultan Nureddin'den gelecek yardımı bekleme fikrini beyan etti. Ardında ustaca bir manevrayla Belbis kalesini ele geçirdi. Sultan Nureddin ise, Selahaddin ve Şirkuh'a doğrudan yardım yerine Haçlı topraklarına yürüyürek onları geri çekilmeye zorladı.
 
Müttefiklerinden ümidi kesen Şaver, Sultan Nureddin'in hücum etmesinden korkarak Şirkuh'un ordusuyla sulha mecbur oldu. Selahaddin, barış şarlarını bizzat kendi tespit etti. Sulh yapıldıktan sonra Şam'a dönen Selahaddin, can dostu olarak gördüğü ilim ve irfan sohbetlerine yeniden katılmaya başladı. Bu seferle beraber Selahaddin, askeri alanda ilk maharetini gösterdi. Önceleri Selahaddin bir ilim adamı olmak istiyordu, yönetici olmak gibi bir niyeti yoktu. Nureddin Mahmud, Selahaddin'in bütün karşı çıkmalarına rağmen askeri sahada Selahaddin'den faydalanmak istemişti.
 
İKİNCİ MISIR SEFERİ
 
Sultan Nureddin, Şirkuh'un ifadelerinden Mısır'ın fethinin kolay olacağını anlamıştı ve bu yüzden Şirkuh'u bir kez daha Mısır üzerine gönderdi. Şirkuh, Selahaddin'in yeniden kendisiyle gelmesi şartıyla bunu kabul etti. Çoğu kişinin ricasını reddeden Selahaddin, Sultan Nureddin'in ricasına dayanamayarak sefere çıktı.
 
Sultan Nureddin'e bağlı bir ordunun üstüne geldiğini duyan Şaver, cizye vaadiyle Haçlılar'dan yardım istedi. Kudüs'ten hareket eden Haçlı ordusu, Asya ile Afrika'nın birleştiği yerde Şaver ve ordusuyla buluştu. Bunların toplam sayısı 30.000'e baliğ oluyordu.
 
Şirkuh ve Selahaddin'in yanındaysa 2.000 asker vardı. Selahaddin, ordunun kumandasını eline aldı ve kısa bir sürede Sina Çölü'nü aştılar. Kendilerinin 15 misli olan düşmalarını mağlup etmeyi başardılar ve İskenderiye'ye gelip bu kaleyi ele geçirdiler.  Selahaddin, kısa bir sürede kale halkının saygısını kazandı.
 
İskenderiye'nin düştüğü haberini alan, Mısırlılar ve Haçlılar, önceki mağlubiyetin etkisinden çıkıp İskenderiye üzerine yürüdüler. İskenderiye çok önemli bir mevkiydi ve doğu ile batının ticaret merkeziydi.
 
Şirkuh ve bazı askerler, şehir dışında mühim bir mevkiyi tutarak Sultan Nureddin'den gelecek yardımı beklemeye koyuldular. Selahaddin ve yanındakilerse şehri müdafaaya koyuldular. Selahaddin, kaleyi üç ay boyunca başarıyla savundu. Fakat Haçlılar'a desteğe gelen bir Rum donanmasının deniz yolunu kesmesi sebebiyle umduğu yardımı bulamayan Şirkuh, zaten erzak sıkıntısı çeken kalenin kurtarılmasını mümkün görmeyerek hiç olmazsa maiyetindeki askerleri selamete çıkarmak düşüncesiyle tuttuğu mevkiyi bıraktı ve çekilmeye başladı.
 
Selahaddin, Şirkuh ve askerlerinin gitmesinden sonra sulh istemekten başka çare bulamadı. Sulh şartı olarak askerleri ve silahlarıyla beraber Suriye'ye dönmeyi istiyordu. Sulh yapıldıktan sonra Selahaddin ve askerleri kaleden çıktılar. Kudüs kralı, büyük bir ordu beklerken 100 kadar yaralı askerin kaleden çıktığını görünce çok şaşırdı.
 
Zaten böyle kahramanlıklara hayran olan Kudüs kralı, üç gün süreyle Selahaddin ve askerlerini ordugahında misafir etti. Selahaddin, bu üç gün içinde Hristiyanlar'ın ordu tertibatına ve Hristiyan kumandanlar arasındaki çekişmelere vakıf oldu. Bu bilgiler ilerideki mücadelelerde çok işine yarayacaktı. Misafirlikten sonra Suriye'ye dönen Selahaddin, kendini tekrar ilim ve irfan sohbetlerine verdi.
 
ÜÇÜNCÜ MISIR SEFERİ
 
Yardıma gittiği Fatımi hükümetinin aciziyetini gören Kudüs kralı, savaş ilanına daha lüzum görmeyerek sınırı geçti ve Kahire civarına kadar geldi. Bunun üzerine Sultan Nureddin'e mektuplar gönderen Fatımi halifesi, yardım talep ediyordu. Sultan Nureddin bu talebi kabul etti ve Şirkuh'u yeniden Mısır üzerine gönderdi. Selahaddin'de bin bir rica ile üçüncü sefere gitmeyi kabul etti. Selahaddin, adeti olduğu üzere büyük bir süratle emrindeki öncü kuvvetlerle önüne tesadüf eden tüm düşman birliklerini perişan etti ve Şirkuh ile esas ordunun, kılıç çekmesine dahi lüzum kalmadan Kahire civarına kadar gelmelerini temin etti. Şaver'in cizye vaadi ve laf kalabalığıyla oyaladığı Haçlı ordusu, bu hücumu haber alır almaz dağılıp firar etti.
 
Kudüs kralının geri dönmesinden sonra Sultan Nureddin'e bağlı kumandanların varlığından hoşnut olmayan Şaver, bir ziyafet tertib edip hepsini ortadan kaldırmaya karar verdi. Şaver'in bu teşebbüsünü öğrenen Şirkuh büyük ıstıraplara düştü. Selahaddin ise Şaver'den önce davranıp çölde bir ziyafet düzenledi ve ziyafete Şaver'i de davet etti. Ziyafet mahaline yaklaşan Şaver'i karşılamak için yanına giden Selahaddin, yanındaki muhafızlardan çekinmeksizin Şaver'i kolundan tutup çekti ve atından düşürdü. Hadiseyi gören dalkavuklar derhal dağıldı. Zaten Şaver'in iktidar mücadelelerinden bıkmış olan Fatımi halifesi, Şaver'i ortadan kaldırmak için fırsat kolluyordu. Bu olayı duyunca Şaver'i idam ettirdi ve boşalan vezirlik makamına, Sultan Nureddin'den korktuğu için Şirkuh'u getirdi. Fakat bir-iki ay sonra Şirkuh vefat etti.
 
EYYUBİ DEVLETİNİN KURULMASI
 
1171 yılında Mısır'da Şii Fatımi halifeliğine son verildi. Bağdat'taki Abbasi halifeliğine bağlılığını ilan eden Salaheddin Eyyubi, Mısır’ın tek yöneticisi durumuna geldi. Böylece İslam dünyasındaki iki başlılık son buldu.
 
Bu olay Müslümanların Haçlılara karşı birleşmesinde tarihi dönemeçlerden birisi olmuştur.
Selahaddin, Nureddin Mahmud Zengi’ye hayatı boyunca bağlı kaldı. Fakat Nureddin'in 1174 yılında vefat etmesiyle durum değişti. Selahaddin, Nureddin'in dul eşi İsmedüddin Hatun ile evlendi. Daha sonra Nureddin'in yerine geçen oğlu İsmail, Selahaddin'i tanımadı ve işbirliğine yanaşmadı. Mısır’daki zengin tarım topraklarını mali dayanak olarak kullanan Selahaddin, Nureddin’in çocuk yaştaki oğlu adına naiplik talebinde bulunmak üzere küçük, ama çok disiplinli bir orduyla Suriye’ye hareket etti. Ancak çok geçmeden bu talebinden vazgeçti.
 
Selahaddin Eyyubi 1177 yılındaki Montgisard Muharebesinde Kudüs kralı IV. Baudouin'e yenildi. 1186’ya değin Suriye, Kuzey Mezopotamya, Filistin ve Mısır’daki tüm Müslüman topraklarını kendi bayrağı altında birleştirmeye çalıştı.
 
İslam birliğini yeniden sağlayan Selahaddin, müslümanların maddi ve manevi açıdan güçlenmelerine büyük katkı sağladı.
 
HITTİN SAVAŞI
 
Selahaddin Eyyubi düzensiz kuvvetleri birleştirerek disiplin altına aldı ve askeri güç dengesini kendi lehine çevirdi. 1187 yılında bütün gücüyle, Latin Haçlı krallıklarına yöneldi. Bu arada Kudüs Kralı ölmüş yerine Lüzinyanlı Guy geçmişti.
 
Selahaddin, Kudüs kralını ve ordusunu Kuzey Filistin’de Tiberya yakınlarında Hıttin'e kadar getirmeyi başardı. Hıttin kuyularıyla ünlü bir yerdi. Selahaddin çok önceden kuyuları tutmuştu. Böylece Haçlı ordusu susuz kalmıştı.
 
Haçlı ordusu günlerce süren yürüyüşün ardından 4 Temmuz 1187 tarihinde tükenmiş ve susuzluktan bitkin düşmüş bir halde Selahaddin'in ordusuyla karşılaştı, Hıttin Muharebesi'nde Selahaddin, Kudus Kralı Lüzinyanlı Guy komutasindaki Haçlı ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı.
 
Haçlıların verdiği kayıpların büyüklüğü Müslümanların Kudüs Krallığı’nın neredeyse tümünü ele geçirmesini sağladı. Akka, Betrun, Beyrut, Sayda, Nasıra, Gaman, Caesarea, Nablus, Yafa ve Aşkelon üç ay içinde düştü.
 
Salaheddin Haçlılara en büyük darbesini ise 88 yıl Frankların elinde kalan Kudüs’ü 2 Ekim 1187’de teslim alarak indirdi.
 
ÜÇÜNCÜ HAÇLI SEFERİ
 
Selahaddin Eyyubi'nin başarısına düşen tek gölge Sur’un ele geçirilmemesiydi. 1189’da Haçlı işgali altında yalnızca üç kent kalmış, ama sağ kalan dağınık Hristiyanlar zorlu bir kıyı kalesi olan Sur’da toplanarak Latin karşı saldırısının çıkış noktasını oluşturmuşlardı.
 
Kudüs’ün düşmesiyle derinden sarsılan Batılılar yeni bir Haçlı seferi çağrısında bulundu. III. Haçlı Seferi çok sayıda büyük soylu ve ünlü şövalyenin yanı sıra, üç ülkenin krallarını da savaş alanına çekti.
 
Sefer uzun ve tüketici oldu. İngiltere Kralı I. Richard (Aslan Yürekli Richard) hiçbir sonuca ulaşamadı. Haçlılar Doğu Akdeniz’de ancak güvensiz bir toprak parçasına tutunabildiler. Kral Richard Ekim 1192’de dönüş için yelken açtığında savaş sona ermişti.
 
ÖLÜMÜ 
 
Selahaddin Eyyubi, 4 Mart 1193 tarihinde Şam'da hayatını kaybetti. Ölümünün ardından ülke toprakları akrabaları arasında paylaştırıldı.
 
ÇOCUKLARI
 
Selahaddin Eyyubi'nin 17 oğlu ve bir kızı olmuştur. Eyyubilerin tarihçisi İbn Kesir'in eserinde verilen bilgilere göre günümüze gelen çocuklarının isimleri şunlardır.
 
- Efdal Nureddin Ebu Hasan Ali
 
Doğum: 1170 Mısır / Ölüm: Haziran 1225 Eyyubiler Şam Emiri (1193-1196)
 
- Aziz İmadeddin Ebu´l Feth Osman
 
Doğum: Ocak 1172 Mısır / Ölüm: Kasım 1198 Eyyubiler Mısır Sultanı (1193-1198)
 
- Zafir Muzaffereddin Ebu´l Abbas Hızır
 
Doğum: Nisan 1173 Mısır 
 
- Zahir Gıyaseddin Ebu Mansur Gazi
 
Doğum: Nisan 1173 Mısır / Ölüm: Ekim 1216 Eyyubiler Halep Emiri (1193-1216)
 
- Aziz Fetheddin Ebu Yakub îshak
 
Doğum: 1174 Dımaşk
 
- Necmeddin Ebu´l Feth Mesud
 
Doğum: 1175 Dımaşk
 
- Ağar Şerefeddin Ebu Yusuf Yakub
 
Doğum: 1176 Mısır
 
- Zahir Mücireddin Ebu Süleyman Davud
 
Doğum: 1177 Mısır
 
- Muzaffer Kutbeddin Ebu´l Fadl Musa
 
Doğum: 1177 Mısır
 
- Eşref Muizzeddin Ebu Abdullah Muhammed
 
Doğum: 1179 Şam
 
- Muhsin Zahireddin Ebu´l Abbas Ahmed
 
Doğum: 1181 Mısır
 
- Muazzam Fahreddin Ebu Mansur Turanşah
 
Doğum: Temmuz 1181 Mısır / Ölüm: 1260
 
- Galib Nusayreddin Ebu´l Feth Melikşah
 
Doğum: 1182 Şam
 
- Rükneddin Ebu Said Eyyûb
 
Doğum: 1182 Şam
 
- Mansur Ebu Bekir
 
Doğum: 1193 Harran
 
- Nusayreddin Mervan
 
Doğum: 1193 Şam
 
- Şadî
 
Doğum: 1193 Şam
 
- Munise:
 
Amcasının oğlu Melik Kamil bin Adil'le evlendi.

Selahaddin Eyyubi'nin Çocukları: ve Suriye Kürtleri

Şam'da Selahaddin Eyyubi döneminden (12. yüzyıl) beri büyükçe bir Kürt cemaati yaşıyordu. Bunlara 19. yüzyılda, Mekke'ye giden hac yolunun korunması için Osmanlı idaresi tarafından Anadolu'dan ve Irak'tan göçertilen Kürt aşiretleri de eklenmişti.
Bugün 20 milyonluk Suriye nüfusunun yüzde 8 veya 10’unun yani 1,6-2 milyonunun Kürt olduğu sanılıyor. Sanılıyor diyorum çünkü Suriye’de nüfus sayımları ya hiç yapılmadı, ya da sonuçları açıklanmadı. Bir iki Yezidi aşireti dışında, Suriye’deki Kürtlerin hepsi Sünni, dilleri ise Kürtçenin Kurmanci lehçesi. 

Şam’da Selahaddin Eyyubi döneminden (12. yüzyıl) beri büyükçe bir Kürt cemaati yaşıyordu. Bunlara 19. yüzyılda, Mekke’ye giden hac yolunun korunması için Osmanlı idaresi tarafından Anadolu’dan ve Irak’tan göçertilen Kürt aşiretleri de eklenmişti. Hatay’ın güneyindeki kayalık Cebel Ekrad (Kürt Dağı) bölgesinin ahalisi, yüzlerce yıldır bölgede yaşayan ve ağırlıklı olarak tarımla uğraşan yerleşik Kürt aşiretleri. Nusaybin’in güneyindeki Cezire’deki Kürtler ise, kökleri Türkiye Kürdistanı’nda olan Milli ve Miran aşiretleri…

FRANSIZ MANDASI DÖNEMİ 
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Şam ve Halep gibi önemli şehirlerdeki Kürt milliyetçileri Urfa, Siverek, Mardin ve Cezire’deki Kürt milliyetçileri ile yakın ilişki içindeydiler. Ancak Şamlı liderlerin BD Başkanı W. Wilson’un 14 İlkesi’ne atıfta bulanarak Kürtleri bağımsızlık için mücadele çağırması çok yankı bulmadı çünkü hem Suriye’deki gerilimin şiddeti düşüktü, hem de Suriyeli Kürtler, İranlı ya da Türkiyeli Kürtler gibi güçlü liderler çıkaramamışlardı. 1921 Şubat’ında Mustafa Kemal’in güçleri Orta Fırat’ın üst bölgesindeki Der Zor’u almak istediğinde Suriyeli Kürtler Türklere karşı Fransızlarla işbirliği yaptılar. Fransızlar da, Arap milliyetçiliğini zayıflatmak için, azınlık gruplarını, dolayısıyla da Kürtleri desteklediler. Ankara hükümetiyle 20 Ekim 1921’de imzalanan Franklin-Bouillon Anlaşması’yla Fransızlar Kilikya (Adana havalisi) ve öteki Türk bölgelerinden çekilince Fransız Mandası altındaki Suriye’de yaşayan Kürtler ile Kemalist Türkiye’deki Kürtlerin arasına bir de sınır hattı girdi. 

HOYBUN'UN ÇALIŞMALARI 

Bu iki grubu birleştiren, 1925 baharında yaşanan Şeyh Said İsyanı’nın Türk ordusu tarafından sert bir biçimde bastırılmasından sonra ilan edilen 1925 Şark Islahat Planı oldu. Plan uyarınca isyana destek verdiğinden şüphelenilen Kürt aristokratları, dini liderleri ve siyasi eylemciler İran, Irak ve Suriye gibi ülkelere gönderildiler. 1927’de sürgünün çapı daha da genişletildi. Böylece, sayıları yaklaşık 20-25 bin civarında olduğu sanılan bu gruplar (aralarında Ermeniler, Keldaniler ve Süryaniler de vardı) ağırlıklı olarak Cezire bölgesine yerleştiler. 


Cezire’deki gruplarla, Şam ve Halep gibi merkezlerdeki milliyetçi çevreleri bir araya getiren, 1927 yılında Beyrut’ta kurulan Hoybun cemiyeti oldu. Hoybun’un kurucuları arasında eski Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üyeleri, Palulu Şeyh Said’in çocukları, 19. Yüzyılın ilk yarısında Osmanlı yönetimine başkaldıran Botan Emiri Bedir Han Bey’in torunları (Celadet, Kamuran ve Süreyya Bedir Han), Cemilpaşazadeler gibi önemli Kürt ailelerinin çocukları ve Ermeni Taşnak partisinin üyeleri vardı. Hoybun propagandasının ana teması, Kürtlerle Ermenilerin aynı kökten geldiği, sadece dinlerinin farklı olduğuydu. 

HEVERKANLI HACO AĞA 

Hoybun’un Cezire’deki Kürt aşiretleri arasındaki çalışmasını Müslüman, Yezidi ve Hıristiyan Kürtlerden oluşan Heverkan konfederasyonunun lideri Haco Ağa (fotoğrafta oturan), Halep civarındaki Jarablus’ta yüzyıllardır yerleşik Berazi Aşireti’nin reisleri Mustafa ve Bozan bin Şahib Berazi yürütüyorlardı. Haco Ağa, 1922-1923 yıllarında, Türklerin yönlendirmesiyle Cezire bölgesindeki Bayundur’da Fransızlara karşı çatışmalara katılmış, ardından Türk hükümetine karşı küçük bir kalkışma girişiminden sonra aşiretinden 400 aile ile birlikte 1926’da Suriye’ye göç etmişti. Burada kendisini ilk olarak yerleşik Kürt aşiretleri değil, yazlarını Cezire’de geçiren Arap Tay Aşireti korumuştu. Ardından Haco Ağa, Bayundur’da öldürdüğü Fransız teğmenin atına atlayarak Fransız Yüksek Komiseri’ni ikna ziyaretine gitti. Fransızları ikna etmiş olmalı ki, Haco Ağa’nın 200 kadar silahlı adamı ile yönettiği Kürt Miran ve Arap Tay aşiretlerinden oluşan birlikler, Suriye’deki Fransız askeri gücünün omurgasını oluşturdu. Haco Ağa bir yandan da Fransızların Arap milliyetçiliğini zayıflatmak için göz yumdukları Kürt milliyetçiliğinin bayraktarlığını yaptı. Ancak bazı kaynaklara göre Türkiye ile ilişkisini de devam ettirdi. 

KÜLTÜREL UYANIŞ 

Hoybun 1927-1930 arasında Ağrı Dağı’nda yaşanan olaylara damgasını vurdu ama Suriye’de pek etkili olamadı. Nitekim Şam’daki Arap milliyetçilerinin baskısı ile 1928’de oluşturulan Suriye Kurucu Meclisi’nde yer alan beş Kürt milletvekilinin 1929 yılında dile getirdiği idari özerklik talebi Fransızlar tarafından “Kürtler Aleviler ve Dürzîler gibi bir dinsel azınlık oluşturmadıkları ve belirli bir bölgede yoğunlaşmadıkları” gerekçesiyle reddedildiğinde Kürtlerin yoğun olduğu yerlerde, Kürtçenin resmi dil olarak tanınması ve Kürtçenin eğitim dili olması talebiyle yetinilmişti. Fransızlar bu talebi desteklemişler, ancak bu sefer de Kürtçe eğitim için yeterli materyal ve kadro olmadığı için karar hayata geçirilememişti.

Bunun üzerine Suriye’deki Kürt liderler, siyasi hedefleri ikinci plana atarak ağırlığı kültürel uyanışa verdiler. Örneğin 1932’te Celadet Bedirhan Bey tarafından Şam’da yayımlanan Kürtçe (Kurmançi) Hawar dergisi, Kürt halk edebiyatında bir yeniden doğuşu desteklemeyi ve Kürtçe öğretim materyalleri üretmeyi amaçlıyordu. 1943’e kadar 57 sayı yayımlanacak olan Hawar, Kürt kültürel mirasının, Kürtçe eğitimin ve Kürt dilinin önemine vurgu yapmasıyla açık bir milliyetçi eğilime sahipti. Nitekim Kürdistan’ın tümünde etkili olmakla kalmadı; Suriye’deki Kürt toplumunun çeşitli katmanları arasında, Kürt ileri gelenleri, entelektüeller ve meslek sahipleri ve daha önemlisi kent ve aşiret elitleri arasında diyalog kanallarının açılmasına katkıda bulundu. Bu yumuşak tutum sonucu olsa gerek, 1933’te bazı Kürtler Hama’daki askeri okula kabul edildiler. Bu tarihten itibaren her yıl Cezire’den bir Kürt öğrenciye burs verildi. Daha sonra, Fransızlar, Şam’daki Arap Yüksek Öğretim Enstitüsü’nde Kürt dili kursu açılmasını desteklediler ve Fransız yetkililer için Kürtçe kursu açtılar. 

CEZİRE'DE GERGİNLİK 

Suriye’de Fransız Mandası’nı sonlandıran 1936 tarihli Fransa-Suriye Sözleşmesi’nden İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1939 arasındaki dönemde Suriye siyasetine radikal Arap milliyetçiliği damgasını vurdu. Bu yıllarda Arap-Kürt gerginliğinin kaderinin belirlendiği bölge Cezire oldu. Cezire’nin Haseka kazasında nüfusun yüzde 63’ünü Araplar oluşturuyordu. Kamışlı ve Dicle kazalarında ise Kürtler (sırasıyla yüzde 73 ve yüzde 75) çoğunluktaydı. Ancak Haseka’nın kent merkezinde nüfusun yüzde 71’i Hıristiyandı. Şubat 1936-Eylül 1937 arasında Haseka, Amuda ve Kamışlı’da çok sayıda Hıristiyan’ın öldürülmesi ile sonuçlanan büyük karışıklıklar sırasında Kürtlerin büyük çoğunluğu Arapların yanında yer aldılar. Sonunda, Fransız Yüksek Komiseri Cezire için özel bir rejim vaat ederek karışıklıkları bastırdı ve 1939’da bölgeyi doğrudan Fransa’nın denetimine verdi. Bu tarihten itibaren Kürtler, ağır vergilere tabi tutuldular, yerel yönetimlerden dışlandılar. 

KÜRTLER ARAPLARI DESTEKLİYOR 

Bu statü İkinci Dünya Savaşı yıllarında aynen devam etti. Savaştan sonra Fransa, İngilizlerin zorlamasıyla Suriye’den tamamen çekildi ve Suriye bağımsızlığına kavuştu. Kürtlerin büyük bir çoğunluğu yeni milliyetçi hükümeti şevkle destekledi. Kürt bağımsızlığını savunmak Şam’daki bir avuç kişiye (Bedir Han ailesinin fertlerine) kalmıştı. 

Savaş sonrasında, Suriye’de birbiri ardına gelen askeri darbelerin bir kısmını, 1933’ten beri orduya alınan Kürt subaylar öncülük etti. Ancak bunların tümü (örneğin Edip Çiçekli/Şişikli ve Hüsnü Zaim) Araplaşmış Kürtlerdi. Buna rağmen, Şişikli’nin 1954’te devrilmesinden sonra Araplarda Kürt antipatisi belirginleşmeye başladı. Ordudan Kürt kökenli subaylar tasfiye edildiler. 

Kürt çıkarlarını temsil eden ilk parti 1957’de Dr. Nurettin Zaza tarafından kurulan Suriye Kürdistan Demokratik Partisi (SKDP) idi. 1958’de Suriye ile Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) adı altında birleşirken (buna dair yazım için tıklayın)  Arap milliyetçiliği zirveye çıktı ve Kürtçe yayınlar resmen yasaklandı. 1960’ta SKDP üyesi 5 bin kişi tutuklandı. 1961’de yıkılmasından sonra kurulan Suriye Arap Cumhuriyeti ise Kürtleri daha da dışladı. 

AJANİP VE MAKTUMİNLER 
Özellikle tarıma elverişli alanları yüzünden 1945’ten itibaren komşu ülkelerden gelen yoksul ve eğitimsiz Kürtlerin akınına uğrayan Cezire bölgesi milliyetçi hükümetin gözünde çıbanbaşıydı. Gerçekten de 1954 ile 1961 arasında bölgenin Kürt nüfusu 240 binden 340 bine çıkmıştı. Bunun üzerine hükümet 1962’de sadece Cezire’yi kapsayan bir nüfus sayımı yaptı ve Suriye’ye 1954’ten önce geldiğini kanıtlayamayan 200 bin Kürt’ü ‘ajanib’ (yabancı) veya ‘maktumin’ (kaçak göçmen) diye niteleyerek vatandaşlıktan çıkardı. Vatandaşlığını kaybedenler arasında Suriye’de doğup büyük pek çok ünlü (şair, politikacı, asker) de vardı. 

BAAS POLİTİKALARI 

1963’te iktidara el koyan BAAS partisi, Suriye’deki Kürtlerin özgürlük alanını iyice daralttı. Partinin sloganı “Cezire’yi ikinci bir İsrail olmaktan kurtarın” idi. BAAS’ın bölgeye atadığı Emniyet Müdürü Muhammed Hilal’in şu satırları, gayet tanıdık bir zihniyete işaret ediyor: “Kürt Meselesi, Kürtlerin artık örgütlenmeye başladıkları günümüzde, yalnız Arap ulusunun vücudunda gelişen habis bir urdur. Bunun tek ilacı onları kesip atmaktır.” 

Hilal’in Kürt Meselesi’ni halletmek için önerdiği yollar ise Türkiye’deki ‘Baasçıların’ Kürt Meselesi’ni halletmek için yıllardır başvurduğu yollarla aynıydı: Kürtlerin yerlerinden çıkarılması ve ülkenin değişik yerlerine dağıtılması, mallarına el konması, Kürtlerin eğitim ve iş olanaklarından mahrum edilmesi, Kürtlere vatandaşlık haklarının verilmemesi, Kürtçe’nin yasaklanıp Arapça’nın egemen kılınması, ’aranan’ kişilerin Türkiye’ye iadesi, Kürtlerin arasına Arap aşiretlerinin yerleştirilmesi, Türkiye sınırı boyunca Arap emniyet şeridi (Arap Kemeri veya Arap Kuşağı diye anıldı) oluşturulması, bölgede sürekli sıkıyönetim uygulanması, gibi bir dizi ‘tedbir’… Bu tedbirlerin sadece etnik düşmanlık nedeniyle değil, bölgedeki Karacok ve Remilan tepelerinde Kerkük’tekilerle yarışacak nitelikte petrol yataklarının bulunduğunun tahmin edilmesiydi. 

Sayıları çeşitli kaynaklar tarafından 70 bin ila 300 arasında tahmin edilen ‘ajanip’ ve ‘maktumin’ler, mülk edinme, eğitim görme, seyahat etme, iş bulma, evlenme, boşanma, kamu hizmetlerinden ancak devletin izin verdiği kadar yararlanabiliyorlardı. Kürtçe eğitim, Kürtçe yayın yasaklandığı gibi düğünlerde Kürtçe şarkı söylemek bile yasaktı. 1970’ten itibaren kademeli olarak Kürtçe yer isimleri Arapça olanlarla değiştirilmişti. 

ARAP KEMERİ VE MODEL ARAP KÖYLERİ 

‘Tedbir’lerden Arap Kemeri, 1966 yılında uygulanmaya başlandı. İlk başta hedef Türkiye ile Irak sınırı boyunca 135 kilometre uzunluğunda, 15-20 kilometre derinliğindeki bölgede yaşayan 140 bin Kürt’tün çıkarılması, yerlerine Tabka Barajı dolayısla yerlerinden çıkarılacak olan Fırat Bedevileri’nin yerleştirilmesiydi. İlk hamlede 60 bin Kürt Şam’a, Türkiye’ye ve Lübnan’a göçetti ancak geri kalan Kürtler plana direnince BAAS yöneticileri Kürtleri zorlamaktan vazgeçti. Proje bölgede 40 ‘model Arap köyü’ kurulduktan ve buraya yerleştirilen 7 bin Arap aile silahlandırıldıktan sonra 1973’te (Hafız Esad döneminde) sonlandırıldı.
                                             
HAFIZ ESAD'IN KÜRT POLİTİKALARI 

Suriye’nin en fakir tabakasını olus¸turan (bu kesimlere Araplar ‘ekmek ve soğan yiyenler’ anlamına gelen ‘nan-u pivaz’ diyor) maktuminlerin devletle iyi geçinmek için Hafız Esat döneminde, doğrudan başkana bağlı çalışan özel kuvvetlere gönüllü asker olarak kaydolmaları ve bu birliklerin 1982’de Hama’daki Sünni ayaklanmasını bastırmakta kullanılması gayet anlaşılır bir durumdu. Esad bu hizmetlerin karşılığında Kürt siyasi mahkûmlar için af ilan etti, bir çok Kürt köyüne alt yapı hizmetleri götürdü. Esad rejimiyle Kürtlerin arası 1992 yılında, ‘ajanip’ ve ‘maktumin’ uygulamasının 30. yıldönümünde yapılan basın açıklaması sırasında bozuldu. Haseke, Rasul Ayn, Kamışlı ve Afrin’de çoğunluğu Kürt Halkçı Birlik Partisine üye olan 260 Kürt tutuklandı. 

PKK'NIN SURİYE'DE GÜÇLENMESİ 

Rejimin sertleşmesi, 1979’dan beri bölgede faaliyet gösteren PKK’nın tabanının genişlemesine yardım etti. Öyle ki 1997’ye gelindiğinde Kamışlı, Resuliye, Darbasiya, Derik, Kobane, Efrin, Halep ve Haseka’da PKK büroları kurulmuştu. PKK Suriye’nin ‘maktumin’ Kürtleri arasından kolaylıkla gönüllü asker topladı. Ekim 1998’de Türkiye’nin Suriye sınırına askeri yığınak yapması üzerine Suriye Öcalan’ı sınır dışı edince, Suriye’deki PKK varlığı büyük bir darbe yedi. PKK büroları kapatıldı. 

Hafız Esad’ın 2000 yılında ölümü üzerine yerini alan oğlu Beşar Esad’ın ilk işi, Kürt bölgelerini ziyaret edip, ‘ajanip’ ve ‘muktamin’ uygulamalarını kaldırma sözü vermek olmuştu. Esad ayrıca Kürtlere anayasal haklar vermeyi de vaadetmişti. Ancak 11 Eylül 2001’de ABD’deki İkiz Kulelere saldırıdan sonra ABD’nin yürürlüğe koyduğu güvenlik politikalarından Esad’ın Suriye'si de nasibini aldı, Suriye ağır bir ambargo ile köşeye sıkıştırıldı. Böylesi bir ortamda Esad’ın genel olarak demokratikleşmeye hız vermesi, özel olarak da Kürtlere verdiği sözleri tutması çok daha olumlu sonuçlar verirdi ama tipik biçimde Esad tersini yaptı. Kürtler ise, örgütlenmeye hız verdiler. 2003 yılında Fuad Ömer liderliğinde PKK çizgisindeki Demokratik Birlik Partisi (Partiya Yekitiya Demoqrat, PYD) kuruldu. 

KAMIŞLI OLAYLARI 

2004 yılında Kamışlı’da El-Cihad ve El- Fu¨tuva takımları arasındaki futbol maçında çıkan kavganın etnik çatışmaya dönmesi, devletin kolluk güçlerinin açtığı ateş sırasında onlarca Kürdün ölmesi, 2 bin kadar Kürdün tutuklanması üzerine Kürtler bir isyan denemesi yaptılar ama devlet kontrolü kısa sürede sağladı. 2005 yılında Kürt dini lideri Maşuk El Haznevi’nin faili meçhul bir suikaste kurban gitmesiyle Kürtler yine sokağa döküldüler. Ancak 2006 yılında önemli Kürt aşiret reisleri Beşar Esad’da görüşüp kimliksiz Kürtlere kimlik verilmesi için söz aldılar. Arka planda ise PKK’nın faaliyetleri sürüyordu. Nitekim 2011’de Tunus’ta başlayan Arap Baharı’nın Suriye’ye vardığı günlerde, Kamıs¸lı, Afrin, Dirbesi, Haseke, Amuda, Ayn- Al Arab, Ras Al-Ayn, ve Deyr Zor’da Kürt gençleri çeşitli eylemler yaptılar. Bu eylemler sırasında PYD ve onun silahlı örgütü YPG güçlendi. Örgüt aynı yıl Beşar Esad’la bir ittifak yaptı. Esad muhaliflerle yürüttüğü savaşta Rojava’da Kürtlerden oluşan bir tampon bölge kurmak için, ajanip ve maktuminlere vatandaşlık haklarını vermeye başladı. 2012’de, Şam’da rejimin dört önemli adamanın öldürülmesi üzerine, suikastın arkasında Türkiye’nin olduğuna inanan Esad, Rojava’da yüzde 30’dan Kürdün yaşadığı yerleri (Kamışlı hariç) PYD’ye devretti. Nihayet 19 Temmuz 2012’de Rojava’daki (Batı Kürdistan) üç kantonda (Haseke vilayetine bağlı Cezire ile Halep vilayetine bağlı Kobane ve Efrin’de) PYD tarafından (Abdullah Öcalan’ın ‘Demokratik Konfederalizm’ teorisi çerçevesinde) ilan edilen ‘Demokratik Özerk Yönetim’ hem Kürt siyasal hareketinin tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu, hem de dünya siyaset literatürüne girmeyi hak etti.
(19 Temmuz 2013 günü, ‘Rojava Devrimi’nin 1. yıldönümünde Türkiye’de yapılan kutlamalardan bir sahne)
Bu üç kanton Arap Kemeri politikası uyarınca aralarına serpiştirilen Arap köyleri yüzünden birbirinden kopuk. Ayrıca Kürt yerleşimlerinde de Araplar, Ermeniler, Süryaniler gibi değişik gruplar yaşıyor. Bu yüzden de siyasi kazanımların korunması çok zahmetli. Kabaca söylersek, aylardır Kobane’yi ele geçirmek için uğraşan IŞİD başta olmak üzere diğer Arap örgütleri Kürtleri bölgeden sürüp Rojava’yı tamamen Araplaştırmayı hedeflerken, Türkiye de, Rojava’daki komünal yönetimi yok etmeyi kafasına takmış durumda. Yani AKP iktidarının İŞİD’e bariz sempatisi ideolojik olduğu kadar, Rojava’daki işlevi yüzünde de. Türkiye’nin Rojava politikaları bu minvalde giderse, ‘Barış Süreci’ büyük hasar görecektir… 


Özet Kaynakça: Mehmet Akif Okur, "Emperyalizmin Ortadoğu Tecrübesinden Bir Kesit: Suriye'de Fransız Mandası", Gazi Üniversitesi IIBF Bilig, Kış/2009, S. 48, s. 137-156; Nelida Fuccaro, Sömürge Yönetimi Altındaki Suriye'de Kürtler ve Kürt Milliyetçiliği: Siyaset, Kültür ve Kimlik, Doz Yayıncılık, 2012; Harriet Montgomery, Suriye Kürtleri, Avesta Yayınları, 2007; Erciyes Erdem, Ortadoğu Denkleminde Türkiye-Suriye İlişkileri, IQ Yayıncılık, 2004; Nevzat Bingöl, Suriye'nin Kimliksizleri Kürtler, Elma Yayınları, 2005.
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum