• Reklam
Onurlu, Vakur bir Şahit Merhum Âkif Emre

Onurlu, Vakur bir Şahit Merhum Âkif Emre

10 Haziran 2018 - 18:08

23 Mayıs 2018: Onurlu, vakur bir şahit merhum Âkif Emre'nin 1. ölüm yıldönümü

23 Mayıs 2018; fikirleriyle ve duruşuyla Türkiye İslami Hareketi'ne önemli katkıları olan merhûm Âkif Emre'nin hakka yürüyüşünün birinci yıldönümü.23 Mayıs 2018: Onurlu, vakur bir şahit merhum Âkif Emre

 

23 Mayıs 2018; fikirleriyle ve duruşuyla Türkiye İslami Hareketi'ne önemli katkıları olan merhûm Âkif Emre'nin hakka yürüyüşünün birinci yıldönümü. İslâmi Analiz ailesi olarak kendisini rahmetle anıyoruz.

1957 yılında Kayseri'de doğan Âkif Emre, ilk, orta ve lise eğitimlerini burada tamamladıktan sonra üniversite okumak üzere İstanbul'a geldi. Mühendislik okumasının yanında görsel ve yazılı medyanın farklı alanlarında mesai harcayan Âkif Emre, hayatının geri kalanını da bu uğraşılarını sürdürerek devam ettirdi. Yayın editörlüğü, gazetecilik, televizyonculuk gibi birçok sahada İslâm ümmetinin derdiyle dertlendi, onları dillendirmek ve çözmek için istikamet üzere bir şekilde vefatına kadar mücadele etti.

Bilhassa son yıllarda, savunduğu fikirler ve duruşu sebebiyle yalnızlaştırılan Âkif Emre, vefatının ardından birçok kesimden övgülere mazhar olurken hayırla anıldı. Cenazesi de bir o kadar kalabalıktı... "Aramızda iken çok şeyler söyledi, ama giderken söyledikleri daha bir akılda kalıcıydı." diyerek bu durumu tasvir etmişti ardından kaleme aldığı yazısında yazar Hüseyin Akın.

Vefatının ardından Âkif Emre'nin yakın dostlarının, onun zamanına yaptığı şahitliği, ilkeli ve muhalif duruşu, her daim taşıdığı derdi hakkında dile getirdiği sözlerinden, Âkif'in hayatına ışık tutabilmek niyetiyle kesitler sunmak istedik.

İslamî Analiz okuyucuları için seçtiğimiz kesitler şu şekilde:

Eşi Dürdane Emre: İlgi alanları çok geniş biriydi

Akif olan bitenin arka planına dikkat çeken yazılar kaleme alırdı belki de onun en önemli farkı buydu. Bu yüzden onun söyledikleri hafızalarda kalıyordu. 

Bağımsız bir gazeteci olmayı hep çok önemsedi. Siyasi isimlere mesafeliydi. Onun derdi doğru bildiği yolda yürümekti. İç siyasete hep geniş perspektiften baktı. İdealinin peşinden gitti. Gittiği yolda önünde oluşan yollardan değil kendi çizdiği yoldan gitmeyi önemsedi öyle de yaptı. Cenazede de onu arkadaşları seksenlerde nerede bıraktıysa 2017’de de orada buldular.

Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olduğu dönemde birkaç kez arayıp kendisini davet ettiler ama Akif istemedi. Arkadaşlarından da biri siyasete girdiyse dostluğunu korur ama arkadaşlığını da askıya alırdı. Birinden kendim için bir şey isterim bir beklentiye girerim diye bu ilişiklerinin mesafesini çok önemserdi.

Bir işe başlarken de ayrılırken de çok fazla düşünür ona göre karar verirdi. Fazla bir açıklama yapmazdı ‘prensiplerime uygun değildi’ derdi en fazla. Maddi anlamda inişler çıkışlarımız zaman zaman oldu ama bizim durumumuzda öyle zirvelerden altlara düşme gibi hiç olmadı çünkü vasat bir hayatımız vardı. O da ben de hiçbir zaman çok tepelerde bir hayat istemedik, öyle olan insanlara da heveslenmedik zaten.

Akif, belediyelerde, resmi kurumlarda, ekranlarda program telif ücretleri pazarlığa dönüşüp işin rengi değişince, piyasadan uzak durmak adına telifleri kabul etmemeye başladı. Bazen çantasına gizlice koydukları bile olmuştur ya da resmi kurumsa sizin adınıza bu paranın ödemesi yapıldı diye açıklama yapıldığı... Akif de o zaman benim adıma bir yere bağışlayın diyordu. O pazarlık ortamından çok rahatsız oluyordu, tepkisi de bu yüzdendi.

Atasoy Müftüoğlu: Konjonktüre göre tercih yapmayan, onurlu, vakur bir şahitti Akif Emre

Akif Emre ile ilgili olarak söylemem gereken en önemli husus, Akif Emre ile aynı bilinç ailesine mensup oluşumuzdur. Tanıştığımız günden vefatlarına kadar, hep aynı bilinç iklimini/dünyasını/kaygılarını yaşadık, teneffüs ettik ve yansıtmaya çalıştık.

Akif Emre’nin en mütemaiz yönü, tamamlanmış bir kişiliğe, karaktere ve kimliğe sahip olmasıydı. Kişiliğin, karakterin ve kimliğin tamamlanmış olması kişiyi bütün iktidarlar karşısında özgür ve bağımsız kılar. Akif Emre bu özgürlüğü ve bağımsızlığı, karşı karşıya geldiği büyük riskler pahasına ödünsüz bir biçimde sürdürdü. Devlet ve iktidar alanlarının dışında yer alarak, her şartta eleştirel/analitik bir duyarlılığın ifadesi oldu. Kendilik ümmet ve evrensellik bilincini en güzel şekilde temsil etti.

Entelektüel durgunluğun, bulanıklığın, edilgenliğin hakim olduğu bir dönemde, paradigmatik bir fosilleşmenin yaşandığı bir dönemde, kendi zamanına en güzel şekilde hitap etmeye çalışan Akif Emre, yaşadığı dönemin sorumlu, onurlu, vakur, eleştirel, üretken bir tanığıydı. Çok derin, çok anlamlı, çok ufuklu, çok boyutlu bir miras ve iz bıraktı Akif Emre; aziz İslam ümmetinin bütün renklerine, sorunlarına, umutlarına, bilincini ve kalbini sonuna kadar açtı.

Aliya İzzetbegoviç'in yakın arkadaşlarından İsmail Bardhi: Son görüşmemizde krizlere karşı olduğumuz gibi kalmak için anlaşmıştık

Âkif Emre'nin elemli haberini aldığım anda Efendimiz (A.S.)’in “Ölmeden önce ölünüz” hâdis-i şerifi aklıma gelen ilk şey idi. Zirâ Akif, gerçekten de bu hadisin hakkını verircesine yaşadı.

Haberi aldığımda kendisiyle aramızdaki dostluğu hatırladım, ender görüşürdük ancak derin bir muhabbetimiz vardı. Şimdi, pek çok kişi Âkif hakkında onun büyük bir dava adamı olduğunu, herkesin bir yerlere koşarken onun kutsalların etrafında durduğunu anlatan yazılar kaleme alıyor, merhumun onurlu bir insan olduğunu ifade ediyorlar. Oysa Âkif onları “duymayacak” ve “okuyamayacaktır”. Ahirete göç ettiğinden değil hâ... O sağ iken şimdi ağlayanların “ölü” olduğundan. Velev ki okusa ve duysa da Âkif, ya suskunlukla mukabele edecektir ya da özlü, sade ve kısa kendine has mütevazı ifadeleriyle ders verecektir ölü dostlarına.

Âkif, Balkanların dört bir köşesinde ve Müslüman coğrafyada ayak basmadık yer bırakmadı. Tüm bu bölgeleri gezmedi, ziyaret etti. Onun tebliğleri ve sohbetleri son derece eğiticiydi, insanlıktan ilhâm almaktaydı ve fıtratına sanki İslâm’ın kültürel dokusu nakşedilmişti.

Kendisiyle son kez Fâtih’te görüştüğümüzde, çevremizde yaşanan krizlere rağmen (kardeşlik krizi, toplum krizi) olduğumuz gibi kalma hususunda anlaşmıştık...

Mahmud Erol Kılıç: Mehmet Âkif gibiydi; doğru, dürüst bir adamdı! Yunus Emre gibiydi; dergaha hep düz odun toplamaya çalışırdı

Son yıllarda sık görüştüğümüzü söyleyemesem de dostluğumuz eskiye dayalı. 70'lerin sonu 80'lerin başı. Fatih'teki ortak muhitler. Sarıgüzel'de kaldığı öğrenci evinde sabaha kadar “Ne olacak bu memleketin hali” muhabbetleri.. Sonra yollarımız Londra'da kesişti. Bazen ikinci el kitap satan kitapçılarda karşılaşırdık. Bazen rahmetli Şakir Kocabaş ağabeyin kendi pişirdiği tavuktan yemeğe evine giderdik. Bazen aziz dost Mevlüt Ceylan'ın evine muhabbete...

Âkif gibiydi. Doğru, dürüst bir adamdı. Emre gibiydi, Yunus Emre gibi.. Dergaha hep düz odun toplamaya çalışırdı. Hatta bunu adeta bir takıntı haline getirdiğinden düz odun kalmamasına çok üzülürdü.

Söyleyeceğim söz bana nasıl bir menfaat sağlar kaygısında olan yeni yetme yazarlardan değildi. Onun için yalnızdı. Yalnız bırakıldı. Zira birilerine yaranma derdi olmadı hiç. Gündelik siyasate atılmış ama herkesi kendisine mürid olmaya zorlayan kimilerine eyvallah etmedi. Her zaman yaptığı gibi sessizce ceketini aldı çıktı oradan.

Vahdet'e inanırdı. Tefrikaya, mezhepçliğe, tekfirciliğe karşıydı. Süper güçlerin Türkiye'yi İran'la savaşa sokmak için ön hazırlıklar yapmakta olduğunu görürdü. Bu sayede hem iki güçlü Müslüman ülke perişan olacak ve hem de Sünni-Şii mezhep savaşları bütün İslam alemine yayılacaktı. Tabii böyle düşündüğümüz için Âkif'in, Salih'in ve benim resmimi yanyana basıp bu vahdetçileri okumayın diye boykot çağrısı yaptılar kimileri. Orada da beraberdik Akif'le..

Yakın dostu Dursun Çiçek: Yalnızlığı kimsesizliğinden değildi, böyle bir zamanda kendi tercihiydi

1994 yılından itibaren ise neredeyse hiç kopmayacak biçimde sürekli dostluk, arkadaşlık, fikirdaşlık, abilik, gönüldaşlık ilişkisi çerçevesinde beraberdik. vefat ettiği günün akşamına kadar sürekli konuştuğum, paylaştığım, evinde yatacak, evimde yatacak kadar aileden kabul ettiğim bir abimdi o benim..

Kayseri’ye her geldiğinde mutlaka Erciyes’e ve diğer dağlara giderdik. Bu tutumda Efendimiz’in bunaldığında ferahlamak için dağlara gitme sünnetinin elbetteki bize yansıyan boyutları vardı. O bile tesadüf değil, bir şuurun, bilincin, duruşun, idrakin sonucuydu. Onun için yol hali ve yolda olma bilinci bu dünyada Müslümanca yaşamanın da diğer adıydı. Çünkü yol bitmeyecekse yolculuk da bitmemeliydi. Alıkoyucu duraklarla inenler veya oraya hedefe varılmışçasına islami anlamlar yükleyenler, kendilerini merkeze alıp, islamı kendi eksenlerinden ibaret görenler Akif abi için hep oportünist insanlardı.

Akif abiyi diğer İslamcılardan ayıran en önemli yanı şudur: O hamaset yapma, literal olma ya da siyasal iktidara göre kelimeler ve cümleler kurma kaygısıyla, “epistemolojik ontolojik saplamalar” yaparak şöyle desinler böyle desinler derdinde olmayan bir adam olduğu için, İslamcılığın teorik boyutunun ötesinde (ki bu boyutun en ciddi anlamda olduğu insan Akif Emre’dir) pratik boyutunu yaptıkları ile belgeselleri ile yolculukları ve yolda olma halleri ile gösteren bir insandır.

Yalnızlığı kimsesizliğinden değildi. O kalemin ve dilin ishal olduğu, İslami değerlerin modern değerlere peşkeş çekildiği, herkesin makam mevki, para, şöhret peşinde savrulduğu ve kavrulduğu bir dönemde yalnızlığı tercih etti.

Şunu çok iyi bilirdi, modernite ile yatağa girdiğinizde sabah muhafazakâr olarak kalkarsınız. Bunun içindir ki onun İslamcılık kavramını, dindar, muhafazakâr, sağcı, milliyetçi, liberal kavramlarını kullanımını çok çok iyi bilmek gerekiyor. Akif abi bir İslamcıydı ama muhafazakâr olarak eleştirildikleri insanlar da kendilerini İslamcı olarak tanımlıyordu. Bunların altının önemle çizilmesi gerekiyor.

Türkiye’deki İslamcılığın ve İslamcıların hali pür melali onu çok üzüyordu. Bilhassa son 3-4 yıldır üzüntülerine birebir yüzlerce kez şahidim.

Son zamanlarda bazı İslamcı çevrelerin Akif abiyi kendi meşrepleri ve “üstadları” eksenine oturtmaları gayretlerini biraz şaşkınlıkla ve biraz da tuhaf bir biçimde seyrediyorum. Maalesef böyle bir insanı anlama yerine, kendi ekollerine eklemleme çabası sadece Akif abiyi tüketme çabasından başka bir şey değildir.

Yeni Şafak yazarı Leyla İpekçi: Akif Emre işsiz kaldığında bile hak bulmadığı işleri yapmadı

Saraybosna deyince aklımıza o geldiği gibi, Endülüs deyince, Moriskolar deyince de o gelirdi. Şehre papağanlar gelince eşim Semih “bak Akif'in papağanları" derdi. Erguvan deyince, Erciyes deyince... Kudüs'ten döndüğümde yazdıklarımı ilk paylaştığım kişilerden biriydi. Çünkü Kudüs deyince de uzun süre o geldi hep aklımıza.

Olaylara tabiri caizse ayne'l yakin gözlüğüyle bakabilen vehimsiz vesvesesiz, takıntısız görebilir. Yani olduğu gibi. Akif Emre'yi bence çevresindeki diğer coşkulu dava arkadaşlarından ayıran en önemli özelliği serinkanlı ve olduğu gibi bakabilen biri olmasıydı. O sebeple baktığında bütününü görüyordu olayın.

Onun vefatıyla, onun dik duruşundan dem vuran eski dostlarının ne kadar değiştiğinin ikrarını gördüm. Deforme olmuşluğunu, güç ve mülk düşkünlüğünü, yol şaşırmışlığını, ilkelerin yitirmişliğini gördüler onun vefatıyla.

Akif Emre işsiz kaldığında bile hak bulmadığı işleri yapmayarak, çıkar odaklı davetleri reddederek, kimsenin artı değerinden nemalanmayarak dosdoğru yaşadı. Bu yaşama biçimiyle onların dünyevi hırslarına ayna oldu. Bedeli ne kadar ağır olursa olsun, kimseye şikayet etmedi. Ödün vermedi gerçeğinden.

İşsiz kaldığında onu arayıp sormayanların cenazede ön safta gösterişe kalkışmalarını seyrederken biz, Nihal Bengisu Karaca şöyle dedi: “Belki birçok konuda ayrı düşüyorduk. Ama hayatımda el emin sıfatını kullanabileceğim tek kişiydi tanıdığım!"

 

Yakın dostu Hasan Ali Yıldırım: Hükûmetin ne yanında, ne de karşısında; ama hep uzağında!

Onunla ilk tanıştığımda edindiğim izlenimlerim; delici ama müşfik bakışlar, niteliğe yönelik bir tecessüs, örtülmeye çalışılsa da bir kâhkül yaramazlığında zaman zaman fışkırmadan duramayan ince bir zekâ, asıksuratlılığa asla dönüşmeyen ölçülü bir tebessüm; gösterilmek istenmeyen bir bilgi birikimi ve ciddiyet, ciddiyet, ciddiyet idi.

Entelektüel bir düzeyde başlayan hukukumuz, Yeni Şafak genel yayın yönetmenliği yaptığı sırada amir-memur çerçevesindeyken zedelenmeye yüz tutmaktaydı ki şöylebir şey oldu:

O yıllar, Müslümanlar’ın devletin imkânlarından nemalanamadığı yıllar... O yüzden de gazetenin sahipleri aslında başka işlerden elde ettikleri gelirlerle Yeni Şafak’ı sübvanse etmekteler. Belli ki o sıralar işler pek iyi değil. Bir-iki ay maaşımızı alamadık. Veya kısmen alabildik. Uzman bir bekâr olarak evli arkadaşlarla cebimizdekileri üleşiyoruz. Yazı İşleri’nde herkes günlerdir parasız... Canıma tak ediyor. Nasıl yaşayacağız ki! Belki alttan alta kısmen onu da sorumlu tuttuğum için Âkif Emre’nin odasına dalıyorum o hışımla. Bereket odada başka kimse yok.

Yüzümü görür görmez ağzının sol yanıyla bir “Hayrola?” işareti çekti:

- Abi biliyorsun, günlerdir parasızız. Borç alacak kimse de kalmadı içeride. Senden istemeye geldim. Bana ne kadar verebiliyorsan o kadar borç ver.

Dedim. Dedim ama burnumdan dışarı verdiğim hava daha sert şeyler söylemişti aslında. Görmezden geldi bu toyluğumu Âkif Ağabey. Ellerini ceplerine soktu ve her ikisini birden dışarı çıkardı. Birer tavşan kulağı gibi dışarı taşan beyaz cep kumaşlarından yere bir tanecik bile toz zerresi düşmemişti.

Tam o ân duydum ruhumun zembereğinden gelen o “tıkkk” sesini. Ve Yeşilçam repliğiyle söyleyelim, ta en başından beri ilişkimiz bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. “Eyvah” dedim içimden; “meğer ben, kaç zamandır başka hiçkimseye benzemeyen bu adama sıradan insan muamelesi çekmekteymişim”.

O soğuk duruşun arkasındaki ağabey şefkatini o âna kadar farkedememiştim.

Galiba o gün, gerçekten de başka türlü bir insanla karşı karşıya bulunduğumu kabullenebilmiştim. Önemsediği kişiyi kendisinden bile gizlemeyi tercih eden bambaşka bir mizaç. Bir roman kahramanı. Veya Lermontov’un ifadesiyle ‘zamanımızın bir kahramanı’.

Âkif Emre bize, partiye, hükûmete, hatta devlete başka türlü bakmanın yolunu açtı: uzakta durmak!

Âkif Emre’nin temsil ettiği muhalefet anlayışı, uzakta durarak en başta nemalanmayı dışlayan, ardından da hiçbir muhalefet tavrının kaldıramayacağı kadar ilkeli ve anlayışlı bir tarzda, ama aynı zamanda elinde neşter tutan operatörün kararlılığı ve ‘acımasızlığıyla’ doğru bildiğini ifade etmekten geri durmadı. Dış siyasette olduğu kadar iç siyasette de. Zaman zaman kültür politikalarında veya eğitim politikasızlıklarında da... Tam bir ömür, evet.

Hem de hükûmetin yanında veya karşısında değil, uzağında durarak başardı bu tavrı.

İhsan Fazlıoğlu: Ehl-i Dikkat hakikatli bir adam; Âkif Emre

En zor şeydir bir insanın kapladığı yeri hakkı-ile tutması... Her dâim hak-ile olması... Akif Emre, şehâdet ederim ki, kapladığı yeri hakkı ile tutan, her dâim hak-ile olan hakikî bir dervişti.

"Huzûr, her dâim O'nun huzûrunda hâzır olma bilincidir; çünkü ancak hâzır olanlar huzûr bulurlar." cümlemi çok beğendiğini söylemişti bir gün ve eklemişti: "Ben buna 'ölümü yaşamak" diyorum." 'Ölümü yaşamak' yani 'dâim dikkat'... Onun için kendisini 'ehl-i dikkat' olarak adlandırmıştım. 'Dikkat' sözcüğünün köküne 'dikkat' edilirse, "inceltme, ince eleyip sık dokuma, ayrıntılı olma, kılı kırk yarma" gibi anlamları olduğu görülür; ayrıca "dakîka' sözcüğünde olduğu gibi ânın derin bir idraki olduğu da hissedilebilir. Tüm denilenler basit anlamıyla bir iş yaparken gösterilen hassasiyetlerle ilgili değil; tersine yaşarken, ifrât ve tefrîte düşmeksizin, yola ilişkin bilinçli bir yordamın eşliğinde yürümek demek... Bir kedinin avı karşısındaki gergin yakaza hâli; en son sınırına dayanmış yay gibi; en küçük bir ânı bile fevt etmemek için...

Kısaca şuûr... Bu nedenledir ki, her zaman yorgun bir hâli vardı. Dalgınlığının nedeniydi dalgıçlığı... Yaşadığı zamanın şâhidi olmak kolay değildir; bunun için tüm ânları sürekli taramak; deyiş yerindeyse bir râsıd gibi sınırsız bir mekândaki olgu ve olayların her hareketini gözlemleyip anlamlı cümlelere dönüştürmek ve sonra da geleceği ön-görecek şekilde yorumlamak gerekir. Tüm bunları yaparken de hak-ile olmak, hakikat-ile yürümek; şahsî menfaati için yan-yollara sapmamak... Ve Âmen-tu'sunun bedelini ödemeyi göze almak.. Akif Emre, istikâmeti muhkem, hakikatli bir şâhiddi; çağının, zamanının, ânının şâhidi... Âmen-tu'sunun bedelini ödemeyi göze almıştı; ödedi de... Ben de öyle olduğuna şehâdet ediyorum... Kendisine rahmet, sevenlerine sabır diliyorum...

Kaynak: islami analiz

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Trump'ın imzaladığı yasa Türkiye'ye herhangi bir yaptırım getirmiyor
Trump'ın imzaladığı yasa Türkiye'ye herhangi bir yaptırım...
Bahçeli talimat vermişti! Harekete geçildi...
Bahçeli talimat vermişti! Harekete geçildi...