Medine Sözleşmesi İlk İslam Devleti’nin Kuruluş Belgesi Olarak Değerlendirilebilir

Medine Sözleşmesi İlk İslam Devleti’nin Kuruluş Belgesi Olarak Değerlendirilebilir

Medine Sözleşmesi İlk İslam Devleti’nin Kuruluş Belgesi Olarak Değerlendirilebilir
15 Nisan 2019 - 10:31

Özgür Yazarlar Birliği’nin İslami Siyasi Düşünce Birikiminin İzinde başlığıyla yürüttüğü tartışma dizisinin beşinci programının konuşmacısı Batı Düşünce Tarihinde Toplumsal Sözleşmeler ve Medine Sözleşmesi başlığı ile İlyas Buzgan’dı. Buzgan’ın konuşmasından notlar şu şekilde:
Devletler egemenliği elinde tutan, hüküm veren, savaş açan, kanun koyan vs. yapılardır. Peki,  devlet nasıl ortaya çıktı? Devlet nedir? Bu hususta muhtelif fikirler mevcut.
Aristotelesçi izah, devleti organizmacı bir şekilde açıklar. İnsanın biyolojik yapısına, farklı zekâ yapılarına göre açıklar. İnsan “zoon politikon”dur. İnsan siyasal bir hayvandır. Devlet de bu doğanın zorunlu bir türevidir. Bu organik tasarımla birlikte eşitsizlik de devletin temelinde yer alır. Var olan ontolojik eşitsizlikler de Aristotelesçi izahın dayanaklarındandır. İki temel üstündedir. (Eşitsizlikler ve “Zoon Politikon”)
Devleti ikinci açıklama şekli teolojiktir. Devlet tanrısal arzuların ürünüdür. Tanrı, devleti insanların kendi arzularına bırakmamıştır. Devlet tanrısallığın bir tezahürü olarak vardır.
Rönesans’a kadar bu iki izah öne çıkar. Rönesans’tan sonra ise Makyavelli devleti güç ve güç mücadelesinin bir parçası olarak görür ve başarıyı önceler. Başarı esas erdemdir. Sonuçlar araçları meşrulaştırır.
Marksizm devleti özel mülkiyetin ortaya çıkması ve toplumsal sınıfların oluşmasıyla ortaya çıkartır. Bunun mantıksal sonucu özel mülkiyetin ortadan kalkması ile devletin ortadan kalkmasıdır.
Sözleşmeci Siyasal Felsefede beş temel kavram: -Doğa Durumu, -Doğal Hak,  -Toplumsal Sözleşme,  -Uyruklar, -Egemenin Görevleri. Burada bahsedeceğimiz iki önemli düşünür Thomas Hobbes ve John Locke.
Thomas Hobbes’un yaşantısı İngiliz İç Savaşı’nın ve 30 Yıl Savaşları’nın kaotik ve yıkıcı atmosferinde geçiyor. Bu biyografik bilgi düşüncesini anlamakta önemli…
Hobbes’a göre devlet sözleşmeyle ortaya çıkıyor.(Devlet sözleşmenin bir sonucudur, bir tarafı değil.) Devlet öncesi, pre-historik diyebileceğimiz durumda, orman ve vahşi hayvanlar panoraması var. İnsanlar kural tanımıyor; ihtiraslarıyla, arzularıyla hareket ediyor. (Doğa Durumu) İnsanlar doğa durumunda birbirine eşit ve eşitlik güvensizliğe yol açıyor. Eşit olan ve eşit doğan insanların birtakım “doğal hak”ları var. (Hobbes’a göre tüm insanlar eşit doğar ve bu doğumla birlikte belirli “doğal hak”lara sahiptirler.)
Güvensizlik ve barış ortamının bozulması (çatışan arzuların kaçınılmaz sonucu) “devlet”in kurulmasının esas sebebi. İnsanlar devleti barış ve güvenlik için kuruyor.
Hobbes bunu yaparken Krallığın teolojik doktrinel temellerine saldırıyor. Tanrının arzusu yerine insanların “rızasını” ikame ediyor.
Ayrıca Hobbes, dönemin kaotik ortamından “güçler ayrılığını” sorumlu görüyor. Hobbes’un yazınında toplum egemene mutlak yetkiler veriyor. Bu sözleşme bir kez inşa edildikten sonra geri dönüş olmuyor. (Devlet, yaratılmış tanrı.) Bu sözleşmede mutlak yetkileri barındıran egemenin uyruklarına verdiği yegâne hak ise “yaşama hakkı”.
Locke, Hobbes gibi değil. Locke’a göre doğa yasası var; bunun temeli Tanrı’dır. Locke “Kendini koru başkasına zarar verme.” der. “Suça ceza verirken haddi aşabiliriz.” diyor. Sözleşme insanların hayatını, özgürlüğünü, mülkiyetini koruma amaçlı vardır Locke’a göre. (Üç temel hak; Yaşam Hakkı, Özgürlük, Mülkiyet Hakkı) Devleti haklarla sınırlandırıyor Locke.  Devlet bunları korursa meşrudur.  Ama sistematik ihlal oluşursa devrim hakkı, direniş hakkı var halkın. 1770’lerde Amerikan Devriminin temeli bu. 1789 Fransız İhtilaline giden süreçtir bu.
Locke’taki en özgün katkı sistematik ihlale karşı “DİRENME HAKKI”nı ön plana çıkarmasıdır. Egemenin görev tanımı dışına çıkmasını istemiyor.
Locke ve Hobbes’un sözleşmeye dair yaklaşımları ve nasıl ortaya çıktığına dair düşünümleri tamamen kurgusal ve ahistorik. Fakat ikisi de devletin temeline sözleşmeyi alıyor.
Medine sözleşmesi ise gerçek, kurgusal değil.
Resul, Medine’ye gelince Müslümanları kardeş ilan ediyor, nüfus sayımı yapıyor ve sınırları belirliyor.
Medine (Yesrib iken) doğa durumunda muhtemelen Nebukadnezar’ın sürgününden gelmiş 3 Yahudi kavmi, Müşrik Arablar ve Hristiyanlar yaşıyor. Allah Resulünün yaptığı nüfus sayımına göre 6 bin Yahudi, 4 bin Arab ve 50 Hristiyan var. Ayrıca on yıllardır süren bir iç savaş halinde.
Medine Sözleşmesinde barışı sağlama, güvenlik ve himaye gibi hususlar var ve bu bir devletin üç temel unsurunu işaretliyor: Toprak, egemenlik ve halk. Resul burada Müslümanların Hâkimi ve Yahudiler için Hakem unvanını alıyor.
Sözleşmede federasyon benzeri bir yapı var, tüm muhatapları kendi mıntıkasından mesul. Müslümanların, Yahudilerin ve Müşriklerin kendi örfleriyle yönetilecekleri belirtiliyor.
Medine Sözleşmesi, doğa durumunda devlete geçişin bir temsili olarak alınabilir, aynı zamanda ilk İslam Devleti’nin kuruluş belgesi olarak değerlendirilebilir.
Medine Sözleşmesi bir savaşın eseri değil. Doğrudan farklı kesimlerin bir araya gelmesiyle ortaya koyduğu bir yazılı sözleşmedir. Modern anlatılarda baskın olarak İslam savaşın eseriymiş gibi aktarılıyor. Oysa böyle bir durum yok. Aksine saldırıya uğrayan bir birimin müdafaası söz konusudur.  
 
Haber: Murat Muratoğlu
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum