• Reklam
Prof. Dr. Oya Akgönenç Hayatını Kaybetti

Prof. Dr. Oya Akgönenç Hayatını Kaybetti

Prof. Dr. Oya Akgönenç'in özel bir hastanede pankreas kanseri tedavisi gördüğü ve bu akşam hayatını kaybettiği öğrenildi.

17 Ekim 2018 - 23:32 - Güncelleme: 17 Ekim 2018 - 23:49

Refah Partisi,Fazilet Partisi ve Saadet Partisi'nde milletvekilliği yapan, Saadet Partisi Genel Başkan eski Yardımcısı Prof. Dr. Oya Akgönenç, hastanede pankreas kanseri tedavisi gördüğü ve bu akşam hayatını kaybetti.

 Prof.Dr.Oya Akgönenç Kimdir?

1939 İzmir doğumlu olan Prof. Dr. Oya Akgönenç, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi mezunudur. Doktorasını ve Master’ını The American University Washington DC. Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yapmıştır. İngilizce, Fransızca bilmekte olan Oya Akgönenç The American University ve Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyeliği yapmıştır. Kendisi Prodüktivite Merkezi Uzmanı, Dünya Bankası Kalkınma Uzmanı’dır. Bir dönem Refah Partisi’nden milletvekili seçilmiştir. Şu an Saadet Partisi Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üye’liği görevini yapmaktaydı

 Prof.Dr.Oya Akgönenç ın önceden yayınlanmış bir röportaj:

Oya Hanım, Ortadoğu'daki yaşanan hadiseler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hepimizin bildiği gibi Ortadoğu'nun hemen hemen her ülkesinde büyük bir hareketlilik var. Ve bu hareketliliği Batı, "Arap Baharı" diye isimlendiriyor. Dilerseniz meseleye buradan başlayalım. Ben bu meselenin bir bahar olduğunu düşünmüyorum. Mevsim olarak düşündüğümüz zaman, bahar döneminde çiçekler açar, ağaçlar meyve verir, yani yeni ilkler ve güzellikler meydana çıkar. Netice olarak "Arap Baharı"nın yaşandığı ülkelerin vaziyetine şöyle bir bakacak olursak; öncelikle Tunus'da başlayan isyan şimdilik nihayete erdi ve ne oldu? Hiçbir şey. Peki, Cezayir'de ne oldu? Hiçbir şey. Mısır'da sıfıra sıfır elde var sıfır… Eğer bu hadiseleri illâki bahar olarak yaftalamak gerekirse Sonbahar demek daha doğru olur; çünkü giden ile gelen arasında bir fark yok, yani; aynı tas, aynı hamam… Bir kere ben bu "Arap Baharı" tabirini sevmemekle beraber, artık bir klişe haline geldiği için kullanmak zorunda kalıyorum. Bu hadiselere "Ortadoğu'daki halk ayaklanmaları" demek daha gerçekçi ve doğru olur diye düşünüyorum. Bu ayaklanmaların neticesinde baharın mı yoksa kışın mı yaşanacağından daha henüz emin değilim. Böylece bu "Arap Baharı" meselesini bütünüyle ele aldığımız zaman hata ederiz ve millet de zaten en büyük hatayı burada yapıyor. Ama bu mesele ülke ülke özele indirgendiği zaman mesela Tunus'daki başka, Mısır'daki başka, hele Bahreyn'deki bambaşka, Lübnan ve Suriye'deki tamamen ayrı… Bu meseleyi ülkeler bazında irdelemeden bir şey ifade etmiş olmazsın. Eğer "Arap Baharı" ismiyle bir genelleme yaparsak, Bahreyn mutlak surette ayrı bir kategori altında incelemek gerekir; çünkü orada mezhep çatışması vardır. Aynı şekilde Lübnan'daki mezhep çatışmasıdır ve en kötüsü de Suriye'deki de mezhep çatışmasıdır.

Peki, Libya meselesine nasıl bakmak gerekir?

Libya'da, Avrupa'nın yeni bir sömürgeci uygulaması söz konusudur. Ne hikmetse birçok kişi bu meseleyi doğru bir şekilde dile getirmiyor veya getirmek istemiyor. Mesela Kaddafi için "deli" diyor medya… Hiç lafı dolaştırmasınlar. Libya Lideri Kaddafi deli olabilir; ama bu bizi niye ilgilendirsin ki! Hitler de deliydi, Sarkozi'nin ne olduğunu ben pek bilmiyorum. Bir liderin deli olması ona saldırılmasına için bir bahane olabilir mi? Tabiî ki de olamaz. O zaman gidin Sarkozi'ye ve Berlisconi'ye de saldırın. Bu kişiler de bir yığın acayiplikler yapıyor. Şimdi meselenin bu tarafını bir yana bırakalım. Ortada iki gerçek var; koskoca bir Libya var, onun üstünde de 6.5 milyon insan var. Bu 6.5 milyon insanın yarısı kadın, geriye kalıyor 3 milyon. Bu geriye kalanların 1 milyonu da hasta, çocuk ve ihtiyar… Geriye kalıyor 2 milyon insan… Fakat bana bunun önemli olup olmadığını sorabilirsiniz. Önemlidir; çünkü bu 6.5 milyon nüfusun altında koca bir petrol denizi var da ondan. Bütün hikâye orada düğümleniyor. Peki, siz bu farkı söylemeden genelde bir "Arap Baharı"ndan söz edemezsiniz.

Bu yeni hadiseleri nasıl okumalıyız?

Tam bu noktada şunu vurgulamak istiyorum; biz artık yeni bir sömürgecilik dönemi yaşamaktayız. Bunu ne kadar erken fark edersek o kadar akıllılık ederiz. Hatta Libya ve Suriye'de yapılanlar adeta birer prova… Ve bu provanın hakikisi de bir başka yerde uygulanacak. Yani bunu nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Kimse de bunu Avrupalıları gücendiririz kaygısıyla yazmıyorlar. Gücenirlerse gücensinler. Onlar her türlü dalavereyi arkamızdan planlıyorlar ama!.. Libya'da sebepsiz yere, birden bire Bingazi bölümünde bir isyan çıkıyor. Yüzölçümü olarak neredeyse Türkiye ile İran'ın yüz ölçümü toplamı kadar… Kaddafi'ye deli diyorlar ama adam kendine göre bir sosyalizm kurmuş. Sevmek zorunda değiliz; ama gördüğümüzü de söyleyelim. Bu adam aldığı parayı halka dağıtıyor. Herkesin sağlık karnesi var. Her türlü tedavisi ve okuması devletten. Çocuklarını Almanya'ya, Fransa'ya hülasa nereye isterlerse gönderebiliyorlar. Her aileye bir ev diyor. Ama sen 3 evim olsun dersen; "olmaz kardeşim zaten senin bir evin var. Ama oğlun evlenirse onun bir evi olabilir!" diyor. Şimdi bunun kötü olan tarafı mı var? Buradan Kaddafi deli diyebilir miyiz? Neden insanlar bunları yazmadılar. "Adamı sevmiyoruz biz!.." Sevmek zorunda değilsin zaten. Kaddafi; bütün herkesin bize sırtını çevirdiği bir dönemde; Kıbrıs mücadelesi sırasında petrolü bedavadan verdiği gibi, silah da verdi. Hatta silahları omzunda uçağa taşıdı. O kadar mı çabuk unuturuz. Ben şahıs olarak vefakâr bir insanımdır ve vefanın çok önemli olduğuna inanırım. Politikacısın sen çıkarına bak. Hayır! Dünyalık çıkarlara baka baka insanlıktan çıkıyorsun. Biraz daha prensip sahibi olmak lazım. Şimdi Kaddafi'nin oturduğu yerle isyanın başladığı yer arasında 1500 kimlik bir mesafe var. Peki, neden isyan oradan başladı? İlk olarak; altta çok zengin petrol damarları var. İkinci olarak Mısır hududu civarında CIA çalışıyordu. İngiliz komandoları orada çalışıyordu. Hollanda paraşütçü birlikleri oraya çıktı. Düşünün; birden bire bizim güneydoğumuza çıkarma olsa… Ne yaparsın? Allah korusun bir grup güneyden ayaklandı diyelim. Birileri de Fransız veya İngiliz olsun yardıma geldi. Aynı bu şekilde… Bu adamların kim oldukları belli değil. Haftalarca sorduk kim olduklarını… Kim bu isyancılar? Valla tanımıyoruz. Eee tanımıyorsan niçin destekliyorsun. Şimdi ortaya çıktı ki onlar organize ediyorlarmış. Millet bunu durdurması gerekirken, Avrupa'ya resmen yalakalık yaptılar.

NATO üyesi Türkiye'nin pozisyonu nedir?

"Avrupa gücenmesin, NATO'da bu işin içine girsin, hem biz de NATO üyesiyiz." NATO üyesiyiz; ama orada veto da kullanabiliriz. Bir tek veto bile kullanmadık. Şimdi gene haksızlık yapmak istemiyorum. Ben bir bilim adamıyım. Şu anda iktidara vurmak moda… Haksız olduğu yerde ben de vururum; ama burada Davutoğlu geldi dedi ki; "bizim NATO'ya girişimizin tek sebebi Doğu Akdeniz'de güvenliğimizi sağlamak." Doğru söylediğini biliyordum; çünkü Doğu Akdeniz'de, yine bizim gazetelerin hiç aldırmadığı bir oyun var. O oyun da şu: denizi bölüyorlar. Orta hatları İsrail, Kıbrıs Rum kesimi, Yunanistan petrol ve doğalgaz aramak için bölüyor. Peki, Türkiye nerede? Türkiye'yi Mersine sıkıştırmışlar. Türkiye buna "hayır" demiş.

O zaman Türkiye ile İsrail arasındaki çekişme Mavi Marmara hadisesi değil de petrolle alakalı bir hadise diyebilir miyiz?

Mısırlı tanınmış bir hukukçu da " bu mücadele yeni bir güç mücadelesidir" dedi. Hani bizim gazeteler? Onlar meşguller… Onlar magazinvari haberlerle meşguller… Davutoğlu buradaki konuşmasında: "Oraya gitmeliyiz!" dedi. Şimdi buradaki konuşmasında haklı… Onun için ben yekten yüklenmiyorum. Ama benim beğenmediğim bir şey var. Madem girdin içine veto kullan veya başka şeyler yap. Oraya girdikten sonra Amerika ve Fransa o kadar çok baskı yaptılar ki… Zannediyorum Amerika'nın söylediği de şuydu: "bana bak! Fransa topu almış gidiyor. Biz bunu istemiyoruz. O halde sen bizim yanımızda duracaksın. Bunun için Türkiye bir şey söylemeli. Bu benim tahminim ama bambaşka bir şey de olabilir. Olaylara baktığımız zaman başka alternatif göremiyorsun. Şimdi ortaya bir şey çıkıyor. Kuzey Afrika'daki olayda bir Amerika- Avrupa çekişmesi var. Yazsa ya gazeteler bunları!.. Olayın hikâyesi bu… Şimdi bütün bunları gördükten sonra ben diyorum ki, Afrika'da, Avrupa yeni bir sömürgecilik girişiminde bulunuyor. Peki niçin? Bu adamlar bir ekonomik kriz yaşıyor mu? Evet. Yunanistan yakın zamanda iflasını ilan edecek mi? Evet. İtalya kapıda… Fransa tehlikede… Bakmayın siz onun palavralarına… Hepsi hava… Peki neden?

Kadddafi'nin Avrupa'da 30, Amerika'da ise 100 milyar dolar nakit parası var. Kaddafi'nin değil sattığı petrolün parası... Adamlar bunun üstüne oturmak için plan yapıyorlar. Yani resmen gangsterlik yapıyorlar. Petrolü almışlar, parayı yatırmışlar ve şimdide bir bahaneyle o parayı da geri almaya çalışıyorlar.

Paris'de altmış ülke toplanıyor Versay Sarayı'nda… herkes koştura koştura oraya gitmiş ve ne yapacaklarmış? Güya Libya'nın geleceğini korumak için bir araya gelmişlermiş. Bir de ortaya çıkıyor ki, biraz evvel bahsettiğim petrolün yüzde otuz beşi zaten Fransa'ya verilmiş. Fransa'yı sıkıştırdıkları vakit Sarkozy: "Eee o kadar savaştık ve bu da bizim savaş ganimetimiz!" gazetelerimizin bu tür cümleleri manşete büyük harflerle taşıması gerekirken, satır aralarında bile zor değiniyorlar. Tekrar etmek istiyorum ki, Avrupa adım adım yeni bir sömürgecilik metodu ile yoluna devam etmek istiyor.

Birden bire Suriye'de isyan patlak veriyor. Aynı Suriye'ye karşı hiç sesi çıkmıyor. "insan haklarını koruyalım!" filan tarzında tekerlemelere başvuruyorlar. Amerika da " bak kızacağız ha! Bu kadar insanı öldürme!" diyor. Peki, sen böyle diyorsun ama Libya'ya NATO'yu sen gönderdin. Hatta kendi uçaklarını yolladın. Ne farkı var ha Suriye ha Libya?

Bunlar arasındaki fark şudur; biliyorlar ki, Kaddafi'nin yanında kimse durmayacak, ama Esad'ın yanında Rusya duracak.

Suriye'ye gelecek olursak sizce Suriye'ye, Amerika güdümünde bir NATO müdahalesi olabilir mi? Şayet böyle bir şey söz konusu olursa Türk hükümetinin nasıl bir politika izlemesi gerekir?

Suriye meselesini çeşitli faktörlere ayıracak olursak: 1- Türkiye açısından bakacak olursak, Suriye çok önemli… Uzun bir sınır ve Suriye'de pek çok akrabası olan vatandaşlarımız var. Ticari bağlar var, uzun yıllar terör bağları vardı, sonra bitirdik. İlk vizeyi kaldırdığımız yerlerden bir tanesi… Ortadoğu'da attığımız adımlara olumlu bakan bir ülke…

2- Esad yalnız değil… Esad'ın arkasında Rusya var. Ama bu sıkı bağ çok eskilere, babasının iktidar dönemlerine kadar dayanır. Şimdi Rusya Komünist değil; ama yeniden toparlanmaya başlıyor. Bu faktörü de gözden kaçırmamak lazım. Rusya bu toparlanmasında Arap ülkelerine de bir ihtiyaç duyacak. Bunların başında da Suriye geliyor.

3- Çin'de Esad'ın yanında boy gösteriyor. Bu da demektir ki, Kaddafi'de yaptıkları gibi, işte BM'e gidip 1973 numaralı bir karar çıkarttıramazlar. Niçin? Çünkü Rusya ve Çin çok açık bir şekilde dedi ki: "Şimdiye kadar bizi hep kandırdınız ve sözünüzde durmadınız. Biz bir daha evet demeyeceğiz." Bunun üzerine çekimser kalmışlardı ve "hata ettiğimizi öğrendik!" dediler. "siz topu kaptınız kaleye girdiniz; ama sizin yapmanız gereken bu değildi ki!" Aynı Türkiye de veto etmek için girdi ve bir şey söyleyemedi. Rusya ve Çin de aynı şeyden şikâyet ediyorlar. Demek ki, biz burada neyi görüyoruz. Batının inanılmaz saldırgan durumunu görüyoruz. Ufacık bir taviz vermeye gelemiyor.(zaten taviz tavizi doğurur!)

3- Eğer oraya bir savaş açılacak olursa Suriye'nin arkasında İran var ve Suriye'nin arkasında da sonuna kadar da duracaktır. Bu demektir ki İran'la bir savaş… İran'da yemin etmişti ve demişti ki: "bize ve benim dostlarıma bir saldırı olduğu takdirde, elimdeki gücün tümünü kullanacağım!"

Türkiye, Suriye ve İran arasında üçlü bir antlaşma olmuştu ve bu antlaşmada Türkiye de aynı diğerleri gibi yemin etmişti.

Evet, Türkiye bu bölgeyi dostlarıyla beraber sükûnet içerinde tutmak istiyor ve siz gelmiş savaş yapalım diyorsunuz. Bunu niçin kabul edeyim. Şimdi Türkiye'nin pozisyonu gördüğünüz gibi fevkalade zor. Bir tarafta büyük müttefikler, bir tarafta küçük müttefikler ve Türkiye'nin de kendine göre hesapları… Nedir o? Bölgede kendine göre büyük oyuncu olmak istiyor. Haklıdır! Niçin olmasın! Geç bile kaldık!

Şimdiler de diyorlar ki, Türkiye yeni Osmanlı… Bir dakika! Türkiye hiçbir zaman yeni Osmanlı hikâyesi atmadı ortaya… Bunu yazan Avrupa… Bunu yazan İsrail… Bunların korkusu bu…  Türkiye diyor ki, ben alanımı genişleteceğim. Her büyüyen ülkenin kendine göre bir alanı vardır. Rusya oturuyor mu yani? Rusya Müslüman topluluklara bile üye olmak istedi. Sebep? “En çok Müslüman nüfus bende var ve ben orada olmalıyım” diyor. Eee şimdi adamlar böyle yaparken Türkiye ne yapacaktı yani? En modern ve hareketli bir Müslüman ülke olarak?.. Yok, ben kenarda durayım ve Avrupa'ya yalvarmaya devam mı edeyim diyecekti? Bu bir alternatiftir, bu bir görüştür. Yaparsın… Olur veya olmaz. Ama bundan sıkılanlar, çekinenler ve kıskananlar var. Peki, kim bu? İsrail… İşte en büyük güç mücadelesi İsrail ile Türkiye arasında Ortadoğu'daki etki meselesindedir. Akdeniz'deki petroller üstündedir. Karar verebilmek ve sözünü dinletebilmek meselesindedir.

Türkiye, Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir aktörü müdür?

 "Aslında öyle miydi, değil miydi?" diyelim… Şimdi bir kısım insanlar diyorlar ki -özellikle AKP'ye sinir olan insanlar aynı Kaddafi işi gibi… Sinir olmaya devam edebiliriz de hakikatleri de bazen kabul etmeliyiz.

Şimdi adamlar bir taraftan bir bölge kurmaya çalışıyorlar. Kendilerine… Hakkımız olan bir yer… 450 sene idare etmişiz; ama şimdi Avrupa'nın korkusuyla oraya dönüp bakmaya çekiniyoruz. Niye? Efendim birileri gocunur. Gocunsun efendim… 

Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl'ın örgüleştirdiği Büyük Doğu İdeolojisi'nin mihrak şahsiyetidir. Salih Mirzabeyoğlu'nun Başyücelik devleti isimli bir devlet nizamı teklifi var. Ortadoğuda bir takım hadiseler olacaksa ki olacak. Bu hadiseleri biz yönlendirmeliyiz. Tamamen millî değerlerden teşekkül etmiş yeni bir nizam sunuyor. Bu nizam da genellikle görmemezlikten geliniyor. Türkiye'nin kendine has bir rejim inşa edip, onun güdücülüğünü yapması gerekmez mi?

Bu soruya herkes elbette evet der. Reel politiğe baktığımız zaman, ne yazık ki sana verilen müsaade çerçevesinde hareket etmelisin. Bazı alanlarda Amerika Türkiye'yi bırakıyor. Türkiye'de kanatlarını oynatıyor ve milli bir şeyler yapıyor. Ne zaman ki, fark ediyorlar Türkiye çok güçleniyor, "dur bakalım o kadar da değil!.." aynen bu oluyor şimdi. Biz hem onu idare etmeye çalışıyoruz, hem de kendi alanımızı yaymaya çalışıyoruz. Dolayısıyla Türkiye istikrarsızmış gibi bir görüntü sergiliyor ve böyle de devam edeceğe benziyor. Ama esas olan bizim çok daha fazla Milli Görüş'e bağlı olmamız lazım. Erbakan Hocayı niye devirdiler. Hoca irticacı filan da değildi. Bunu onlar da biliyorlardı. Ama Hoca tehlikeli bir ideolojiyi benimsiyordu. O da neydi? Milli değerlere dayalı yeni bir Türkiye idi…

Ayrıca, Türkiye ise halktan yana olduğunu söylüyor ama sen hangi halktan yanasın? Benim gördüğüm tehlike ise Amerika ve İngiltere olsun, adeta Türkiye'yi pohpohluyorlar. Kimisi Osmanlıdan, kimisi de Büyük Türkiye'den bahsedip duruyorlar. Bu pohpohlamaların arka planın da ise Türkiye ile Suriye arasında bir savaşın çıkması isteniyor. Kendi conileri girmesin diye… Tıpkı Irak'taki gibi… Bu neviden pohpohlamalara kesinlikle kanmamak lazım…

Söylediklerinizden netice itibariyle aşağı yukarı anladığım kadarıyla Amerika Ortadoğu'da kafasına göre bir şey yapamaz. Yapmasına da müsaade etmemeliyiz diyorsunuz değil mi?

Bir de dengeleri istesek de istemesek de gözeteceğiz. Orada tek bir denge yok. Bir büyük sistem dengesi var, bir de alt sistem yahut da bölge dengesi var. Biz bunların arasındayız ve bizim de kendimize göre hesaplarımız var. Biz bu dengeyi nasıl oturtacağız. İşte burada hata yapmamak lazım… Burada iyi adımlar atıldıkça arkasında olurum. Bu o kadar zor bir denge ki, en ufak bir tökezlemede ikaz etmek zorundayız. Ben burada bir şey eklemek istiyorum. Bizim 2013'e kadar bitirmemiz gereken mayın temizleme olayları var Suriye sınırında… Bu çok önemli… Bu bir ara konuşuldu ve sonra da unutuldu gitti. Şimdi orada 550 kilometrekarelik büyük bir alan var temizlenmesi gereken… Hatta bir gün demişlerdi ki: "neredeyse Kuzey Kıbrıs topraklarına yakın bir yer… Şimdi bir ara hükümet bunu açık ihaleyle temizlemeye verecekti. On tane firma müracaat etmişti. Bunlardan bundan bir sene önce… Bu on firmanın yedi tanesi İsrail bağlantılıydı. Buna tekrar itiraz eden de Saadet Partisi'ydi. Sualimiz şu oldu: "Oraya mayını kim yerleştirdi?" ordu… Bu mayının haritaları var mı? Santimine kadar var. Peki, biz niye uluslar arası ihalelere çıkıyoruz bunu temizletmek için… Mayını koyan niye temizlemiyor. Dışarıdaki tanesini 50 dolara, ordu ise 5 dolara temizleyecek. İnanılmaz bir oyun oynanıyor. Bunun üzerine biz öyle bir kampanya yürüttük ki, resmen 30 kişiyle meclisi bastık. Kimi gördüysek konuştuk. Zorla bir çay içimlik sürede gördüğümüze bunları anlattık. Yani teke tek markaja aldık. Filan… Perşembe günü oylamaya girdiler. Herkes "ya neler oluyormuş da bizim haberimiz yok!" vallahi de billahi de konuştuğumuz kişiler olayın detayını bilmiyorlardı. İşte diyorlar ki: "Ya valla öyle mi?" evet… Öyle, ne demek valla öyle mi? Mecliste olan sen oylayacak olan sen. Ne demek biz bunu bilmiyorduk.

Şimdi tekrar Suriye olaylarına dönecek olursak, burada İsrail'in tutumunu göz ardı etmemeliyiz. İsrail hiç sesini çıkartmadı. Neden? Çünkü Esad'ın orada kalması işine geliyor da ondan… Bütün yaşanan savaşlara rağmen… Bunları niçin kimse söylemiyor. İsrail şöyle düşünüyor. Ne yapacağını kestirebilirim. Golan Tepeleri'ni benden alabilecek bir durum söz konusu değil. Bu böyle devam eder, biz de idare eder gideriz. İsrail Amerika'yı frenliyor. "sakın ha işi idare et!" yoksa Amerika niye Libya'ya girdiği gibi girmedi. Niçin İsrail ve Suudi Arabistan'dan çıt çıkmadı. Ama şimdi onu yapmaya kalktıkları zaman bir de İran dengesi var. Şimdi bunlara kimse dokunmuyor. Efendim Türkiye bunu dediydi, demediydi. Yok, kardeşim burada 5 oyuncudan bir tanesinden bahsediyoruz. Ama sen bir tanesinden bahsediyorsun. Diğerlerini de dengeye koy bakalım. Ondan sonra konuş. Ama bunu yapan yok. Ben de diyorum ki, eğer bir tenkit ve tahlil yapacaksak şayet bütün oyuncuları hesaba katmalıyız. Ondan sonra karar vermeliyiz.

Hocam, Suudi Arabistan Bahreyn'e giriyor. Orada bir kişi hükümete saldırdı deniliyor. Suriye'ye girilecek falan filan denildiği zaman İran müdahil oluyor. Fakat Sünni devletler de böyle bir şey söz konusu değil. Bu ayrıca değerlendirilmesi gereken mühim bir unsur...

Dünyada artan bir İslamafobya var. Dünyada artan bir zenafobya var. Yabancı düşmanlığı ve bu ikisi birleşerek ırkçı ve dinci bir hâl alıyor. Biz buna karşı sessiziz. Bu 3. dünya savaşına kadar işi götürebilecek bir tehlikedir. Norveç'de olan olay bir uyarı atışıdır. Buna dikkat etmemiz lazımdır. İlk defa dinciler dediler. Benim ilk sözüm Muhammed'e. Bu sağcı bir gruptur. Çünkü büyük bir hızla neo-nazizim artıyor. Yine bunu yazan yok. Peki, neyi yazıyorsun kardeşim. İşte Avrupa'da neo-nazizim büyüyor bir. İflas eşiğine geliyorlar iki… Bu onları saldırgan ve sömürgeci bir hale getiriyor üç… Bu sömürgeci rolün bir izaha ihtiyacı var. Zaten bunlar terörist ve işe yaramaz adamlar. Sen niye bunları bir dengeye oturtmuyorsun. Çünkü yarın öbür gün aynısı sana uygulanacak. Şimdi İsrail diyor ki, aman ha Esad olduğu yerde dursun. Eğer bir değişiklik olursa Müslüman Kardeşler gelecek… Müslüman Kardeşler Mısır'da da geldiler. Hemen onlar politikalarını değiştirdiler. Bir kişi yazdı mı?

İsrail yıllarca benzin ve doğalgaz aldı Mısırdan… Hem de dünya fiyatlarının üçte biri oranında bir fiyat… Düşünebiliyor musunuz birileri dünyayı sömürüyor ve kimsenin de sesi çıkmıyor. Mısırda yeni gelen hükümet diyor ki, biz gazı kesiyoruz ve piyasa fiyatı neyse ondan alsın. İşin içinde bunlar var. Birdenbire bunlar terörist ülke oldular. Ondan sonra bu terörist ülkelere karşı imza atıyoruz.

Evvela iç dengeler var, ikinci olarak bölgesel dengeler var. Bir de Türkiye'nin yapmak isteyip de yapamadığı şeyler var.

Efendim son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak şunları eklemek istiyorum. Suriye'de son derece dikkatli davranmalıyız. Ve de Suriye'nin iç işlerine karışmış duruma asla düşmemeliyiz. Birincisi bu… İkinci olarak bu dış müdahalelere mümkün olduğu kadar karşı çıkmalıyız. Barış için müdahale edildiğine filan kanmayın. Çünkü şöyle bir eğilim var. Yani tehlike anında dış güçler gelsin ve ortalığı yatıştırsın. Dış müdahaleyi adeta legal hale getirmeye çalışıyorlar. Aynı oyunu Pakistan'a da oynadılar. Mesela rahmetli Benazir'in öldürüldüğü gün o iki tane Amerikalı senatöre rapor veriyorlardı. Çok büyük bir hataydı. Hiç kimse kendi raporlarını başka ülkelere vermez. Yani Pakistan'ın işgaline kapı açmaya çalışıyorlar. Aynı oyunu Türkiye'ye de oynamak istiyorlar. Şimdi biz bu anlaşmaların içine gönüllü filan atlıyoruz. Dur kardeşim, acele etme. Biliyor musun bu işin sonu nereye dayanıyor. İlk cümle çok cazip gelebilir ama bu cümlenin gerisi de var. Ona da bir bakalım demeliyiz. Demek ki bu hatayı da yaptık. Üçüncüsü Arap Baharı'nda çok dikkatli olmalıyız. Çünkü değişen pek bir şey yok. Halklar istediklerini alamamışlardır. 

Hocam teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.,




Baran Dergisi, 244. Sayı

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
 Üç ülke Türkiye'ye oyun hazırlığında
Üç ülke Türkiye'ye oyun hazırlığında
Kaşıkçı cinayeti kayıtlarını dinleyen Erdoğan: Kayıtlar felaket
Kaşıkçı cinayeti kayıtlarını dinleyen Erdoğan: Kayıtlar...