Doğu Türkistan'da Çin Zulmü

Uygur Türkleri kadim tarihlerden beri Orta Asya step ve bozkırlarında yaşayan bir halktır. Daha doğrusu bu coğrafya Gök Türklerin, Uygurların, Peçeneklerin, Moğol ve Kazak Türkleri'nin ana yurdudur.

Doğu Türkistan'da Çin Zulmü

Uygur Türkleri kadim tarihlerden beri Orta Asya step ve bozkırlarında yaşayan bir halktır. Daha doğrusu bu coğrafya Gök Türklerin, Uygurların, Peçeneklerin, Moğol ve Kazak Türkleri'nin ana yurdudur.

Doğu Türkistan'da Çin Zulmü
08 Ocak 2019 - 11:51

"Dinî faaliyette bulunmak isteyen cemaat ve sivil toplum kuruluşları baskı altında.. İrticai faaliyette bulundukları gerekçesiyle birçok mümtaz alim ve erdem sahibi yazar ve düşünür hapishanelere tıkılmış vaziyette.."

Uygur Türkleri kadim tarihlerden beri Orta Asya step ve bozkırlarında yaşayan bir halktır. Daha doğrusu bu coğrafya Gök Türklerin, Uygurların, Peçeneklerin, Moğol ve Kazak Türkleri'nin ana yurdudur. Veya daha açıkçası bütün Türklerin ana yurdudur. Türkler başta Anadolu olmak üzere dünyanın birçok bölgesine buradan dağılmışlardır. Yaşanan büyük göçler bu bölgede meskûn Türkleri zayıf ve güçsüz duruma düşürmüş ve sürekli düşmanların saldırılarına maruz kalmışlardır. Bir kısım Türk yurtları Rusların saldırı ve tahakkümüne maruz kalırken, bir kısmı da Çin’in işgaline uğramıştır.

SSCB dağıldıktan sonra (adına Türki devletler dediğimiz) Azerbaycan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kazakistan yeniden topraklarına kavuşmuş oldu. Ancak bu ülke halkları Müslüman olduğu için İslâm’a uygun bir yönetim şekli oluşturmaları gerekirken, Komünist dönemin Polit Büro üyeleriyle ve seküler bir mantıkla yollarına devam ettiler ve etmektedirler. Komünist dönemde olduğu gibi olmasa da bu ülkelerde İslâm’a ait değerler toplum hayatından tecrid edilmeye çalışılmaktadır. Kısacası başta Azerbaycan olmak üzere bu ülkelerde de Müslüman halka dinlerine uygun bir hayat yaşaması çok görülmektedir. Dinî faaliyette bulunmak isteyen cemaat ve sivil toplum kuruluşları baskı altında, irticai faaliyette bulundukları gerekçesiyle birçok mümtaz alim ve erdem sahibi yazar ve düşünür hapishanelere tıkılmış vaziyettedir.

Uygur Türkleri'ne gelince, bunların hâli daha bir içler acısı. 12 Kasım 1933 yılında kurulan Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyeti, kuruluşundan 16 sene sonra yani 1949 yılında Çin’in işgaline uğradı. Bu işgal esnasında direnen askerler ve halk güçleri korkunç bir şekilde bastırılarak katliamdan geçirildi. Esir aldıklarını da kitleler halinde kurşuna dizdiler. Bir kısmını da korkunç işkencelerden geçirerek maden ocaklarında yaktılar. Elbette katliama maruz kalanlar sadece esir askerler ve gönüllü (paramiliter) halk güçleri değildi; çoluk çocuğu ile, kadını yaşlısıyla bütün bir halk soykırıma uğradı. Sağ kalanlar baskılarla, işkencelerle sindirildi. Bilindiği üzere “Çin işkencesi” sözü meşhur bir darb-ı meseldir. Ayrıca “mankurtlaştırma” işkence şekli de Çinlilere ait... O dönemde Çin’in yapmış olduğu katliamlar ve insanlık dışı işkenceler adeta yanına kâr kaldı. Zira o yıllarda dünyada bugünkü gibi bir iletişim ağı yoktu. Gerçi bugün dünyanın birçok bölgesinde vuku bulan olaylar medya vasıtasıyla anında her tarafa yayılsa da Doğu Türkistan’da yaşanan dram  ne yazık ki duyulmamakta, dünyanın gündemine girmemekte. Çünkü onlar Müslüman, çünkü onlar sahipsiz.

Ve o gün bugündür Müslüman Uygur halkı en temel insanî haklardan mahrum bırakılarak asimile edilmeye çalışılmaktadır. Bir başka deyişle Müslüman Uygur Türkleri kültürel soykırıma maruz kalmaktadır. Öyle ki, Çin’in işgali altında olan bu ülkede insanlar en temel hakları olan din ve vicdan hürriyetine dahî sahip değiller. Burada camilerin kapılarına kilit vurulmuş vaziyette, namaz kılmak, oruç tutmak yasak, kadınların başörtüsü takması engelleniyor. Çarşı ve sokaklarda kıyafet kontrolü yapılmakta. Kısmen de olsa tesettüre uygunluk arz eden kıyafetlerin boyları makasla kesilmekte. Okullarda resmi dil Çince ve ders müfredatı dinsizlik üzerine formüle edilmiş. Evlerde Kur’an ve elif cüzü bulunduranlar hapislere atılmakta. Anti parantez hemen belirtmiş olalım ki, Türkiye’de de cumhuriyetin ilk yıllarından ta 1946’lara kadar evlerde elif cüzü bulundurmak yasaktı. O dönemde köy girişlerine gözcüler koyulur ve samanlıklarda Kur’an alfabesi (elif-ba) öğretilirdi. Jandarma köye baskın yapıp yakaladıkları hocaları hapse atarlardı. Ebeveynler ise tartaklanır ve hatta dövülürdü. Neyse, şükür ki o günler geride kaldı. Biz yine Uygur Türkleri'nin hâline bakalım! En son isimlere de müdahale edilmeye başlandı. Yeni doğan çocuklara Müslüman ismi takmak yasaklandı. Ailelere Çinli erkek yerleştirilmekte. Müslüman kızlar Çinli erkeklerle evlenmeye zorlanmakta...

Öte yandan sebepsiz yere tutuklamalar had safhada. 30 milyon Doğu Türkistan halkının 4.5 milyonu toplama kamplarında ucuz işgücü olarak ve ağır koşullarda çalıştırıldığı ifade ediliyor. Tıpkı Filistin topraklarının kademe kademe işgal edilmesi gibi Çinliler Doğu Türkistan topraklarına yerleştiriliyor. İşgalci Çin rejiminin maksadı Doğu Türkistan’ın demografik yapısını değiştirip bu toprakları kalıcı bir şekilde kendi topraklarına ilhak etmek. Nitekim bugün itibariyle Çinli nüfus % 46’ya ulaşmış vaziyette.

Bu topraklara yerleşen Çinliler Yahudilerin Filistin’de yaptığı gibi yerli halkı sürekli taciz etmekte. Evlerine ve işyerlerine saldırmakta. Bazen de kıstırdıkları insanları çeşitli işkenceler yaparak linç etmektedirler. Bu son gelişmeler ve maruz kalınan insanlık dışı muameleler insan hakları komisyonu tarafından Birleşmiş Milletler’in gündemine taşındı. Fakat beklenilen manada bir sonuç çıkmayacağı belli. Zaten Çin’in, alınan kararları veto etme inisiyatifi var. Yani Çin BM’nin beş daimi üyesinden biri. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, boşuna “dünya beşten büyüktür” sözünü dile getirmiyor. Her şeyden önce Birleşmiş Milletler adil bir yapıya sahip değil. Biz Müslümanların zaten Birleşmiş Milletlerden bir beklentimiz olmamalı. Biz kendi birleşmiş milletlerimizi kurmalıyız. Merhum Erbakan’ın D-8 projesini hayata geçirme girişimi İslâm Birleşmiş Milletleri’nin bir ön çalışmasıydı. Zira bu proje kısa vadede D-8’i önermekle birlikte, orta vadede D-60 ve uzun vadede D-160’ı hedeflemekteydi. Zira İslâm Birleşmiş Milletleri bağlantısız ülkeleri de kapsamaktadır. Merhum Erbakan’ın dile getirdiği “Adil Düzen” teorisi bütün bir yeryüzüne şamildir. Bu projeler tüm yeryüzü insalığının barış, güvenlik, huzur ve saadetini amaçlamaktadır.

İşte bu yüzden önemli olan, işe D-8’den başlayıp bu projeleri hayata geçirmektir. Bu bir ilâhî vecibedir. Bu bir akidevî mükellefiyettir. Yüce Rabbimiz biz İslâm ümmetine müthiş bir güç, namütenahi bir potansiyel vermiş. Bu bir nimettir. Bu nimeti değerlendirmemek, tek kelime ile “küfran-ı nimettir” nimetin üstünü örtmedir, nimete nankörlük etmektir. Rabbimiz Kur’an-ı Azim-ü Şan’ında buyuruyor ki: “Sizi her nimetten hesaba çekeceğim.” (Tekasur:8) Hiç kuşkusuz en büyük nimet ve hidayet kaynağı Kur’an’dır. Diğer bir ayet-i kerimede ise “Sizi bu Kur’an’dan hesaba çekeceğim.” (Zuhruf:44) denilmekte. Yine bir başka ayette “Benim nimetimden yüz çevirenlere yer yüzünde geçim sıkıntısı vereceğim” (Tâ Hâ: 124) demektedir. Kısacası Kur’an nimetinden yüz çevirmek bu ümmete çok pahallıya mal oldu. İstikrarsızlığımızın, herc ü merç içerisinde oluşumuzun, 57 parçaya bölünmüş olmamızın, emperyalist ülkeler tarafından şamar oğlanına dönmüş olmamızın, değerlerimizin, zenginliklerimizin talan edilmesinin, ülkelerimizin işgal edilmiş olmasının tek nedeni Kur’an’dan, Kur’an hükümlerinden yüz çevirmekten kaynaklanıyor. Siyasilerimiz keşke bunu anlasalar. Ümmet olarak biz Kur’an’a yani Kur’an hükümlerine sahip çıkmazsak korkarım Sevgili Peygamberimiz mahşer günü biz ümmetinden davacı olacaktır. “O gün (mahşer günü) elçi der ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı mahcûr (terkedilmiş) olarak bıraktılar." (Furkan:30)

Şu bir gerçek ki, başta ilk kıblemiz Mescid-i Aksa, Kudüs, Filistin ve diğer coğrafyalarda işgale maruz kalmış İslâm toprakları bağımsızlık ve özgürlüklerine kavuşmadan biz Müslümanlar rahat gün yüzü görmeyeceğiz. Şu da bir hakikat ki, Allah Teâlâ’nın yasalarının egemen olmadığı coğrafyalarda da Müslümanlar bir yönüyle esir hükmündedir. Ümmet olarak evrensel birlikteliğimizi tesis ettiğimizde ise bi iznillah istikrar ve istiklalimize kavuşmuş olacağız...

Ufak bir not: Sayın okuyucumuz, elbette yıllardan beri var olsa da özellikle günümüzde Müslüman halkımıza yönelik çok farklı algı operasyonlarına maruz kalabiliyoruz. Geçen yıl Uygur Türklerine yönelik işkence ve kötü muameleler gündeme geldiğinde bazı gazeteciler Çin’e gidip incelemelerde bulunmuş; hâsılı camilerin açık olduğunu ve kimsenin dinine, ibadetine karışılmadığını yazmışlardı. Muhtemelen bu gazeteciler kısmen dinî özgürlüklerin olduğu Pekin ve Çinlilerin egemen olduğu (özerk olmayan) bölgelere gitmişler ve buralarda tanık olduklarını bizlere aktarmış olabilirler. Her şeyden önce Uygur Türkleri'nin meskun olduğu bölge, Çinliler için potansiyel tehdit oluşturmaktadır ve bu tehditi bertaraf etmek için asimilasyon politikaları gütme ve halkı zapt-u rapt” altına alma adına insanlara baskılar yapmakta ve zulmetmektedirler. Diğer bölge ve şehirlerdeki din serbestisi bizleri yanıltmamalı.

Bir başka husus ise ne yazık ki Arakan’da olduğu gibi Doğu Türkistan’da da vahabi zihniyetine sahip bir takım gençler ABD’nin dümen suyunda hareket ederek, yersiz ve zamansız silahlı eylemlerde bulunup egemen işgalci güçlerin hışmını halkın üzerine çekmekte ve böylece baskıların artmasına sebebiyet vermektedirler. Biz elbette sinsinler, asimile olsunlar demiyoruz. Ayrıca orada yaşanan mazlumiyete de duyarsız olamayız. Ama şu da bir gerçek ki yersiz ve zamanı ayarlanmamış kalkışmalar Müslümanlara zarardan başka bir şey vermemektedir.

Sonuç olarak İslâm ümmeti birleşmediği, İslâm ümmeti evrensel birlikteliğini tesis etmediği süre dünyanın birçok bölgesinde var olan bu tür sorunlar bitmez ne yazıkki. Rabbimiz mazlumların yardımcısı olsun ve biz Müslümanlara da feraset versin.

YORUMLAR

  • 0 Yorum